<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>Hayırlarda Yarışanlar</title>
	<atom:link href="http://salihler.wordpress.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://salihler.wordpress.com</link>
	<description>"Hayır yarışlarında tâ öne geçib kazananlar (a gelince:) onlar (orada da) öncüdürler. İşte onlar (Allaha) en çok yaklaştırılmış olanlardır." (Vakıa,10-11)</description>
	<lastBuildDate>Sun, 25 Oct 2009 19:15:08 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.com/</generator>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<cloud domain='salihler.wordpress.com' port='80' path='/?rsscloud=notify' registerProcedure='' protocol='http-post' />
<image>
		<url>http://www.gravatar.com/blavatar/20ad5a9fc05d19443c9fc4ba0ba75545?s=96&#038;d=http://s.wordpress.com/i/buttonw-com.png</url>
		<title>Hayırlarda Yarışanlar</title>
		<link>http://salihler.wordpress.com</link>
	</image>
			<item>
		<title>Sana Neyi İnfak Edeceklerini Sorarlar &#8211; Recep İhsan Eliaçık</title>
		<link>http://salihler.wordpress.com/2009/10/25/sana-neyi-infak-edeceklerini-sorarlar-recep-ihsan-eliacik/</link>
		<comments>http://salihler.wordpress.com/2009/10/25/sana-neyi-infak-edeceklerini-sorarlar-recep-ihsan-eliacik/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Oct 2009 19:15:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Adaleti Gözetenler]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Düşünüp Güzel Davrananlar]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran İslamı]]></category>
		<category><![CDATA[İnfak Edenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://salihler.wordpress.com/?p=173</guid>
		<description><![CDATA[
Günümüzde hidayete eren birisi için “Bir görsen baştan aşağı değişmiş; sakal bırakmış, cübbe ve sarık giymiş, saçının telini göstermiyor, kadınların elini sıkmıyor, haremlik selamlık uyguluyor” vs. dendiğini çok duymuş ve görmüşsünüzdür.
Demek “hiyadet coşkusu” böyle yaşanıyor.
Vatandaş müzikle uğraşıyorsa muziği, sinemayla uğraşıyorsa sinemayı, tiyatroyla uğraşıyorsa tiyatroyu ve dahi her ne şeyle uğraşıyorsa onu bırakıyor. Bunların hepsini “cahiliye [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=173&subd=salihler&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p style="text-align:justify;"><img class="alignnone size-full wp-image-174" title="aclik2" src="http://salihler.files.wordpress.com/2009/10/aclik2.jpg?w=432&#038;h=324" alt="aclik2" width="432" height="324" /></p>
<p style="text-align:justify;">Günümüzde hidayete eren birisi için “Bir görsen baştan aşağı değişmiş; sakal bırakmış, cübbe ve sarık giymiş, saçının telini göstermiyor, kadınların elini sıkmıyor, haremlik selamlık uyguluyor” vs. dendiğini çok duymuş ve görmüşsünüzdür.</p>
<p>Demek “hiyadet coşkusu” böyle yaşanıyor.</p>
<p>Vatandaş müzikle uğraşıyorsa muziği, sinemayla uğraşıyorsa sinemayı, tiyatroyla uğraşıyorsa tiyatroyu ve dahi her ne şeyle uğraşıyorsa onu bırakıyor. Bunların hepsini “cahiliye dönemim” diyerek kestirip atıyor. İçki, zina, kumar vs.’yi anlarım da bunları niye bırakırlar hala anlayabilmiş değilim. Öteden beri bu işte bir terslik var diye düşünmüşümdür…<span id="more-173"></span></p>
<p>Hatta okulunu bırakıp bir mollanın önünde emsile bina maksut, avamil (Arapça) öğrenmeyi hayatının gayesi haline getirenler bile oluyor. Onca eğitimini bir çırpıda sıfırlayıp, bir medrese mollasının önünde hayata yeniden başlayanlar oluyor. Tabi “Bizim oğlan bina okur döner döner bir daha okur” hesabı bunun da bir türlü sonu gelmiyor. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite yıllarında aldığı eğitimi aşağılamaya başlıyor. Halbuki bu yıllar çok önemli… Aksi halde örneğin “kompozisyon”, “anlatım sanatları”, “alıntı”, “parağraf” vs. nedir bilmeyen bir adamın, bırakın Kur’an’ı, okuduğu herhangi bir metni bile anlaması zordur. O mollaların çoğu bunları bilmez. Döner döner nasara yensuru okurlar. Bunu da bir şey zannederler…</p>
<p>İşin bu tarafına fazla girmeden asıl meseleden gidelim. Zaten bu dini dünyanın sorunları neresinden tutsanız elinizde kalır ya, neyse…</p>
<p>Acaba diyorum neden?</p>
<p>Hidayet coşkusunu neden onlarda buluyorlar?</p>
<p>Oysa açın “hayatu’s-sahabe” kitaplarını okuyun. Orada onlarca sahabenin hidayete eriş hikayesini okuyacaksanız. Oralarda genellikle manzara şudur: “Hidayete erdi malını dağıttı… Hidayete erdi artık bir daha asla yalnız yemek yemedi… Kapı kapı dolaşıp bütün borçlarını ödedi, helallik diledi… Ömrünün sonuna kadar elinden ve dilinden kimsenin zarar gördüğü görülmedi…”</p>
<p>Aradaki farkı fark ediyor musunuz?</p>
<p>Şahsen şu ana kadar onca hidayete eren zengin gördüm fakat hidayet coşkusunu “malını dağıtmada” gören bir tek “muhtedi zengin” görmedim.</p>
<p>Nasıl oluyor?</p>
<p>Bunlar sahabenin girdiği dine girmiyorlar mı?</p>
<p>Sahabenin okuduğu Kur’an’ı okumuyorlar mı?</p>
<p>Yoksa din aynı da din anlayışı mı farklı?</p>
<p>***</p>
<p>Besbelli ki din anlayışı farklı.</p>
<p>İslam, sahabenin ilk önce “eşyaya, varlığa, mala, mülke” bakışını değiştiriyordu. “Lehu’l-mülk” (Mülk Allah’ındır) anlayışına ulaşıyor, kendini mülk karşısında emanetçi olarak görüyor, “Bu benim” demekten haya etmeye başlıyordu. Üzerinde fazla mal ve mülk bulundurmayı “yük” hatta “ateş” olarak görmeye başlıyordu. Bundan bir an önce kurtulması gerektiğini düşünüyor ve ilk iş olarak malını mülkünü dağıtıyordu.</p>
<p>İslam, sahabenin ilk önce “insana” bakışını değiştiriyordu. Tüm insanları erkek olsun kadın olsun kendi hemcinsleri olarak görüyor, aradaki tüm statü farklılıkları gözünde küçülüyordu. “Üstünlük takva iledir” anlayışını benimsiyor ve mala ve mülke dayalı üstünlük kasıntılarından kurtuluyordu. Zihninde altın, gümüş, dinar ve dirhem “değer” olmaktan çıkıyordu. İnsana başka bir pencereden bakmaya başlıyordu.</p>
<p>İlk ve en önce eşyaya, varlığa ve insana yaklaşımı, perspektifi ve felsefesi değişiyordu. Bu farklı bakış derhal amellerine yansıyor ve başka bir insan ortaya çıkıyordu.</p>
<p>Oysa mevcut din anlayışı yüzünden, zamane hidayete ermelerinde, muhtedinin varlığa, insana ve eşyaya bakışında esastan bir değişiklik olmuyor. Şeklen kimlik ve ritüel değiştiriyor. Bir kamptan öbür kampa, bir mahalleden öbür mahalleye geçiyor. Varlığa ve insana özellikle de eşyaya; altına, gümüşe, toprağa, servete, mala, mülke, dinara, dirheme, dolara, euroya, paraya bakışı aynı…</p>
<p>Sahabenin nasıl olup ta öyle olduğunu anlamak istiyorsak, önce Kur’an’ın onları nereden alıp nereye getirdiğine bakmamız lazım.</p>
<p>Bakın, Kur’an 23 yıllık süreç içinde varlığa, eşyaya, mala ve mülke bakışı nasıl değiştirmiş. Nüzul sırasına göre izini sürelim…</p>
<p>***</p>
<p>İlk olarak Mekke’ye hükmeden tefeci bezirganlara zenginlik, mal ve mülk noktasında sarsıcı eleştiriler yöneltildiğini görüyoruz. İlk inen surelerin hepsinde de bu var…</p>
<p>Ebu Cehil’e (karakterine) : “Küstahça azgınlık ediyor. Kendisini dev aynasında görüyor. Zira Rabbinedir dönüş…Kulunu içtenlikle yönelirken engellemeye kalkıyor. Onu alnından tutup sürükleyeceğiz, o ar damarı çatlamış alnından… O zaman çağırsın meclisini, biz de çağıracağız zebanileri…” (Alak; 96/6-19).</p>
<p>Umeyye bin Halef’e (karakterine) : “Çokça yemin eden aşağılık adi, küçük gören, dedikoducu, iyiliği engelleyen, günahkar, zorba, kaba saba asalak…Zenginliğine zenginlik katmış da ne olmuş? (Kalem; 68/10-14).</p>
<p>Velid bin Muğire’ye (karakterine): “Bana bırak doğarken yapayalnız olan o adamı… Zenginliğine zenginlik kattığım, etrafında dolanıp duran oğullarıyla önüne alabildiğine geniş imkânlar serdiğim o adamı… Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor….” (Müddesir; 74/11-14).</p>
<p>Kabe Çetesi’ne (rolüne/misyonuna): “Nimet azgını o inkarcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver. Biz de onlar için hazırlanmış kelepçeler ve ateş var. Boğaza düğümlenecek bir yiyecek var.” (Müzzemmil; 73/11-13)</p>
<p>Ebu Leheb’e (rolüne/misyonuna): “Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı; kahrolsun!</p>
<p>Zenginlik ve iktidar onu kurtaramayacak!</p>
<p>O kıpkızıl bir ateşe atılacak!</p>
<p>Çenesi düşük karısı da yanında olacak!</p>
<p>Gerdanında fitillisinden bir de ip olacak!” (Leheb; 111;1-5)</p>
<p>(Karakter/rol/misyon notu koymamın sebebi bunların benzerinin bugünde devam ettiğini, ayetlerin yönünün yaşayan karakter, rol ve misyonlara yönelik olduğunu ihsas ettirmek içindir.)</p>
<p>Alak, Kalem, Müddesir, Müzzemmil ve Leheb gibi ilk inen bu beş surede görüldüğü gibi, hareket, “Kâbe çetesine” ve Mekke’de kurdukları düzene (yedâ) karşı “öfke patlamasıyla” ve “kahrolsun, yıkılsın, kurusun” haykırışlarıyla başlıyor.</p>
<p>Çünkü bunlar Kabe’nin etrafında oligarşi (yeda) oluşturmuşlar, Allah, Kabe ve din istismarı yaparak şehri sömürüyorlardı. Kabe’ye gelen hediyeleri iç ediyorlar, onunla kervanlar kuruyorlar, zenginliklerine zenginlik katıyorlardı. Muhtaç Mekkelilere faizle borç veriyorlar, borçlarını ödeyemeyenlerin erkeklerini köleleştiriyorlar, kadınlarını da açtıkları lüks genelevlerinde çalıştırıyorlardı. Mekkeliler de büyüyünce bunların eline düşmesin diye daha doğar doğmaz kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyordu.</p>
<p>Kur’an işe işte buradan başladı. Peygamberimiz yalın kılıç meydana atılarak bu kokuşmuş, iğrenç düzene meydana okudu. Bu ses Mekke’de büyük yankı uyandırdı. Kabilesizler, korumasızlar, kimsesizler, köleler, kadınlar, zayıflar, düşmüşler, özellikle ezilenler bu sesin etrafında hızla toplanmaya başladı.</p>
<p>Bir taraftan da aynı sure içinde Peygamberimize şöyle dendiğini görüyoruz: “Pisliğe (ahlaksızlığa, hırsızlığa, yolsuzluğa, istismara, kokuşmuşluğa) bulaşma! Servet yığma hayallerine kapılma! Daima Rabbinle birlikte ol ve güçlüklere göğüs ger…” (Müddessir; 74/5-7).</p>
<p>Keza Kur’an’ın iniş sırasına göre ilk anlattığı kıssa ne biliyor musunuz? Bahçe sahipleri kıssası… Hani yoksula vermeyelim diye erkenden bahçelerine/bağlarına ürünü toplamak için giden ve fakat geldiklerinde bahçelerinin afetle yerle bir olduğunu gören iki kişinin kıssası (Kalem; 68/17-32)… Peki yine iniş sırasına göre ikinci kıssa ne biliyor musunuz? Salih’in devesi kıssası…Hani herkese (kamuya) ait olmayı ifade eden “Allah’ın devesine” (Nagatallah) dokunmamayı, bunları talan etmemeyi, bunlar üzerinden mal ve servet yığmamayı ifade eden Salih’in devesi kıssası (Şems; 91/11-15)…</p>
<p>Kıssa anlatımında bile ilk bu konuya öncelik verilmiş…</p>
<p>Neden?</p>
<p>Çünkü Kur’an ilk olarak muhataplarının eşyaya, mala, mülke bakışını değiştirmek istiyor!</p>
<p>Çünkü Kur’an Rablik, ilahlık, tanrılık meselesini bunlarla ilişkili görüyor. Bu açıdan Kur’an’ın “Allah” dediği şey sırf teolojik, zihni, soyut, felsefi bir fenomen değildir. Tamamen “praxis” yani pratik, eyleme, amele, hayata, sokağa dönük yüzü vardır. Mü’min insanda hayatın akışı içinde varoluş, oluş, arayış, tavır alış, duruş, cephe açış olarak ifadesini bulur. Bu nedenle içinde tarihin, insanın, hayatın ve tabiatın sesi gelmeyen Allah ve din söylemlerinin içi boş ve koftur.</p>
<p>Çünkü Kur’an Rabbin, tabiatın, yerin, göğün, suyun, toprağın, buralardan rızık çıkaranın, doyuranın, besleyenin, bütün mülkün sahibinin Allah olduğunu ısrarla hatırlatıyor. Kimi insanların kalkıp da bunlardan istif ederek öteki insanlar üzerinde rızık verici konuma gelmelerini, bundan kendilerine pay çıkararak adeta “Rezzâkcık” pozlarına bürünmelerini şiddetle reddediyor. Firavun ne diyordu? “En büyük Rabbiniz benim!” Yani rızık veren, maaş veren, topraklarımda, sulama kanallarımda, her yana yayılmış mülkümde (ülkemde) sizi çalıştıran, doyuran, besleyen benim… İlginçtir nüzul sırasına göre tarihten ilk örnek verilen kişi de yine Firavun (Müddessir; 74/15-16)… Bu noktada “Rabbimiz Allah” demenin ne demeye geldiğini düşünün artık …</p>
<p>***</p>
<p>Yine ilk inen surelerden dördü; Allah (Kabe) namına toplanan yardımları iç edip insanlara vermemek demek olan Maun, şehir demek olan Beled, zenginlik yarışı, biriktirme, çoğaltma demek olan Tekâsür, tanyeri demek olan Fecr sureleridir. Bu surelere “bu açıdan” baktığınızda da adeta çarpılır ve sarsılırsınız.</p>
<p>Maun suresinde “dinin afyon yüzü” deşifre edilir. Gerçek din ile sahte din, gerçek dindarlıkla sahte dindarlık arasındaki farkın ne olduğu açıklanır. Esas ölçünün yine mala mülke bakışta toplandığını görürüz. Buna göre dinin afyon yüzü, birkaç şekli ritüel ile insanları aldatır. Hacılara su vermek, Kabe’nin örtüsünü değiştirmek, namaz (salat) kılmak gibi gösterişlerle halkın malını ve mülkünü alır fakat yetimi, yoksulu gözetmez. Bunları yoksullar ve kimsesizler için değil; kendini zengin etmek için kullanır. İşte bu dinin afyon yüzü olup Ebu Cehil’in veya Yeda Ebu Leheb’in dinidir. Bunların yaptığı, dini yalanlamak yani din ile aldatmak, gösteriş, riya ve sahtekarlıktır. (Maun; 107/1-7) Oysa gerçek hayat dini olan İslam, işte böylesi halkı afyonlayan tapınak dinlerini deşifre etmek için gelmiştir. Onun için söylemi din formundadır. Gerçekte ise o dinlerden bir din hatta öteki dinlere dendiği anlamda bir din değildir…</p>
<p>Beled suresi, insanlara sarp yokuşa çıkmak gibi zor gelen şeylerin ne olduğunu açıklar. Bunların ne olduğuna baktığımızda yine mal ve mülkün ölçü olarak konduğunu görürüz:</p>
<p>“İnsan kendisine hiç kimse güç yetiremez mi sanıyor?</p>
<p>“Sadece harcadıklarım yedi sülâleme yeter” diye böbürleniyor.</p>
<p>Kimsenin kendini görmediğini mi sanıyor?</p>
<p>Biz insana iki göz vermedik mi?</p>
<p>Bir dili ve iki dudağı yok mu onun?</p>
<p>Ona yürüyeceği iki yol gösterdik.</p>
<p>Fakat o zor olana yanaşmadı.</p>
<p>Bilir misin, nedir zor olan?</p>
<p>Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak…</p>
<p>Zor zamanda vermek…</p>
<p>Öksüzün başını okşamak…</p>
<p>Düşmüşün elinden tutmak…</p>
<p>İman etmek, göçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak; sevgi ve merhamet yumağı olmak.” (Beled; 90/5-17)…</p>
<p>Tekâsür suresi ise zenginlik yarışı, biriktirme, mal ve mülk hırsının hayatı nasıl bir cehenneme çevireceğini hatırlatır ve çağları aşıp gelen evrensel mesajlar verir. Sanki bugünkü “küresel krizi” haber veriyor sanırsınız. Şifreciler biraz da bunlara kafa yorsalar çok iyi ederler. Dinleyin:</p>
<p>“Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz.</p>
<p>Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…</p>
<p>Fakat hayır! Yakında bileceksiniz.</p>
<p>Fazla uzak değil; çok yakında bileceksiniz.</p>
<p>Evet, daha derinden bakabilseydiniz,</p>
<p>Ateşe yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz.</p>
<p>Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz.” (Tekâsür; 1-7)</p>
<p>Yani: 1- Uhrevî açıdan: “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, sizi ateşe (cahîm) yuvarlamakta olduğunu bizzat içine girerek “ahirette” göreceksiniz…” 2- Dünyevî açıdan: “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, hayatı çekilmez hale getiren bir ihtiras yarışına, çalma, çırpma, alıp satma dışında hiçbir insani değerin kalmadığı vahşi bir pazara dönüştürdüğünü, kendi ellerinizle yarattığınız bir kaosun, krizin ve ateş çemberinin (cahîm) içine yuvarlanmakta olduğunuzu bizzat yaşayarak “dünyada” göreceksiniz…”</p>
<p>Öyle ya seyirlik değeriniz yoksa, “piyasa” da fiyatınız yoksa, “para” dışında hiçbir geçer akçe kalmamışsa, insanlara zengin olup olmadıklarına göre bakılıyorsa, yegane ölçü bu olmuşsa, bilin ki, eski çağların verimlilik, başarı, altın ve gümüş (sahte) tanrısı “Mammon” geri gelmiş, dünyaya o hakim olmuş demektir. Kapitalizm dediğiniz bundan başka bir şey midir!</p>
<p>“Mammon’dan başta tanrı, paradan başka değer yoktur” diyorsanız kelime-i şehadet getirip bu dine girmişsiniz demektir. Artık her işe onun adıyla başlarsınız. Her şeye “Kaç lira, fiyatı ne?” diye sorarsınız. “Bunun fiyatı yok, bu para ile ölçülmez” derseniz Mammon’u inkar ediyorsunuz demektir. İşte Kur’an önce bunun yapılmasını istiyor. Çünkü satılık meta olmaktan ancak böyle kurtulursunuz. “İnsanlık erdemine” ancak böyle ulaşabilirsiniz. Zira insan diye “satılık olmayana” denir, öyle değil mi?</p>
<p>Fecr suresinde ise eşyaya, mala, mülke bakışı değiştirme yönünde şu uyarıları görürüz:</p>
<p>“İnsanoğlu Rabbi onu ne zaman imtihan edip de kendisine cömertçe verse “Rabbim bana cömertçe verdi ” der.</p>
<p>Fakat ne zaman da sınayıp rızkını daraltsa “Rabbim bana ihanet etti” der.</p>
<p>Hayır! Bilakis asıl siz öksüze vermiyorsunuz.</p>
<p>Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.</p>
<p>Her şeye açgözlülükle saldırıyorsunuz.</p>
<p>Mala mülke gözünüz doymuyor; yığdıkça da seviyorsunuz…” (Fecr; 89/15-20)</p>
<p>Yani: “Şu insanoğlu ne kadar garip? Nimet içinde yüzerken “Allah’ın eli geniş, veriyor işte..” diyerek Allah’ı emrine amade bir hazine sanır. Sıkıntıya girince de “Nerede bu Allah? Bu nasıl ilâhî adalet?” diye şikayetlenmeye başlar… iki durumun da zorluklardan geçerek kendini kanıtlama (imtihan) olduğunu anlamaz. İlk durumda şükredip bu nimeti başkalarıyla paylaşmak yerine, Rabbim beni tercih etti diyerek kendini ayrıcalıklı zanneder. Diğer durumda ise sıkıntıyı ve zorluğu ilahi adaletsizliğin kanıtı olarak görür…</p>
<p>Mekke dönemi ayetlerinin ruhunu yansıtan bu tür örnekler çoktur.</p>
<p>Görüldüğü gibi bu tür ayetlerle Mekke dönemi boyunca mal ve mülk konusunda esaslı bir bilinç aşılanıyor, bakış açısı veriliyor, perspektif oluşturuluyor. Hemen her Mekkî surede buna benzer eşyaya, mala ve mülke bakışı değiştirici, bilinç aşılayıcı ayetler var.Tek tek inceledim. Fazla uzamasın, bu örnekler sanırım yeter…</p>
<p>Öte yandan ilk Mekkî surelerden itibaren giderek artan bir vurguyla Mu’minlere vererek arınma (tezkiye/zekat) çağrıları yapılır. Bir taraftan mal ve mülk yığanlar eleştirilir, diğer yandan yeni kurulacak toplumun fertleri olacak olan Mu’minlere sürekli arınma çağrısı yapılır. Yani “Eleştirdiklerinize dönüşmeyin. Siz biriktirmeyeceksiniz, yığmayacaksınız, vererek arınacaksınız. Sizin farkınız budur…” denmek istenir.</p>
<p>Böylece Medine’ye gelinir…</p>
<p>Medine’ye gelince, Mekke’den beri süren “tezkiye/zekat” çağrıları ile birlikte “infak”, bazen “afv” ve ilerleyen yıllarda da “sadaka” kavramının kullanılmaya başlandığını görürüz. Çünkü Mü’minler Medine’de yeni bir şehir kurmuş, artık mala mülke kavuşmaya başlamıştır.</p>
<p>Bu dört kavram birbirinin yerine kullanılıyor gibi görünmekle birlikte, aralarında ne gibi bir fark olduğunu biraz deştiğimizde şunları söylememiz mümkündür.</p>
<p>Tezkiye/zekat Mekke ve Medine dönemlerinin tümüne yayılmış, genel anlamda vererek, elinden çıkararak “arınma çağrısı” olup daha çok ontolojik/metafizik vurgusu baskındır. Namaz (salat) ile beraber sık sık kullanılır. Mü’minler namaz kılarak genel anlamda kirlerinden arındıkları gibi, zekat ile de özellikle mülk konusundaki kirlerinden arınmalıdırlar. Vermek, paylaşmak, bölüşmek yeni kurulacak toplum fertlerinin olmazsa olmaz özelliklerindendir. Bu yüzden Mekke’den Medine’ye sürekli olarak ve dikkat çekici bir ısrarla tezkiye/zekat çağrıları yapılır…</p>
<p>***</p>
<p>Yoğunlukla Medine’de görülmek üzere, bu arınmanın, mal ve mülk kalemindeki vurgusu için “infak” geçmeye başlar: “Mallarından infak ederler, verdiğimiz rızıklardan infak edin…” vb. (Bakara; 2/3, 267).</p>
<p>“İnfak” kavramının “nifak” ile aynı kökten olması nedeniyle, Medine’ye gelindiğinde infak ile münafıkın birlikte kullanılmaya başlanması bu açıdan manidardır.</p>
<p>Sözlükte NFQ kökü mastar olarak “tükenmek, bitmek, kalmamak” demektir. Harcamak, sarf etmek, tüketmek (infâq), çok harcayan, çok tüketen (minfâq), tünel (enfâq), masraf, harcama, gider (nafaqa), Arap tavşanı (jerboa) veya tarlafaresinin yuvasına girip çıkması (münâfega), iki yüzlülük, bir öyle bir böyle görünen (münâfıq) kelimeleri bu köktendir…</p>
<p>Medine döneminin ilk yıllarında nazil olan Ankebut suresi, Kuran’da “münafık” teriminin iniş sırasına göre ilk geçtiği yerdir (10-11 ayet). Kuran bu terimle ele aldığı karakteri Arapların “jerboa” dedikleri tavşana veya tarlafaresine benzetiyor. Bu tarlafaresi kendine iki yuva yapar, birinde tehlikeli bir durum olursa hemen diğerine geçerdi. İşte tarlafaresinin bu davranışını iman konusunda da kimi insanlar yapınca onlara münafık dendi. Bunların da biri içte biri dışta iki yuvaları bulunur. Bakarlar durum hangisinde iyi ise ona girerler. İman yuvası tehlikeye maruz kalır, sıkıntılı olmaya başlarsa hemen orayı terk ederek küfür yuvasına geçiverirler. Duruma göre işlerine hangisi geliyorsa ona giriverirler. Sabit bir yuvada sebat göstermezler. Daima yedekte yuvaları bulunur…</p>
<p>Keza “tükenmek” anlamına gelen infâq ile nifâq aynı kökten olduğu için, biri iki diğeri tek yuvası olanların karakterini betimler. İki yuvası olanlar içten tükenmiş, bitmiş, kof veya zayıf inançlı oldukları için sıkıntıyla karşılaşınca hemen yuvayı terk ederler. Onların bu davranışına nifâq denir. Tek yuvası olanlar ise içten güçlü, kavi, sağlam inanca sahip oldukları için yuva değiştirmezler. Bulundukları yuvalarında sebat eder, güçlüklere göğüs gererler. Böylece güçlü imanları onların direnmelerini, yuvayı terk etmemelerini sağlar. İçten içe tükenmiş olmadıkları için buna gerek duymazlar. Bilakis ellerindekini başkası için harcayarak tüketirler. Buna da infaq denir. Bu harcama aslında maddî veya manevî olarak tükenmiş olanları güçlendireceği için görünüşte malın tükenmesi (infâq ) gibi görünen, gerçekte ise tükenmişliğin (nifâq) ortadan kaldırılmasına dönüşür…</p>
<p>***</p>
<p>Yoğun tezkiye/arınma ve infak çağrılarından sonra artık sahabeler sormaya başlar: “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…” (Bakara; 2/219).</p>
<p>Burada da karşımıza “afv” kavramı çıkar. “Fazlalığın silinmesi, ortadan kaybolması, kalmaması, zail olması, bağışlanması” demek olan afv, affetmek ile aynı köktendir. Artık iyice Türkçeleşmiş olan affetmek, muaf tutmak, muafiyet, afiyet, affedersiniz vb. kelimeler bu köktendir. Mesela affetmek; fazlalığı (günahı, hatayı) almak, silmek, afiyet olsun; fazlalığın (hastalığın) ortadan kalksın, muafiyet; fazlalığı (sorumluluğu) ortadan kaldırmak demektir.</p>
<p>Bu durumda “De ki; fazlalığı infak etsinler” demek, kişinin geçimini kolayca sağlayabileceği temel ihtiyaçlarından fazla olanı versinler demektir. Çünkü afv fazlalığı almak ve böylece işi kolaylaştırmak anlamına geldiği için, kolay kılmak, kolaylaştırmak, hafifletmek anlamında da kullanılmıştır (Razi). Bu ise bugün adına “asgari geçim standardı” dediğimiz şeydir.</p>
<p>Demek ki ayette neyi infak edeceğiz diye sorulunca “Zorunlu temel ihtiyaç maddeleri dışında kalanı, asgari geçim sınırını aşan fazlalığı…” denmiş oluyor. Yoksa bugün anlaşıldığı şekliyle “ıskarta”, “işe yaramayan”, “seri sonu” veya “defolu” malı değil…</p>
<p>Asgari Geçim Sınırı’nın (AGS) ne olduğu, Medine’de ve sahabeler döneminde “ihtiyaç fazlası”ndan ne anlaşıldığı ve günümüzde (içinde yaşadığımız toplumda, bizim Medine’mizde) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri baz alınarak nasıl belirleneceğini iyi bilmek ve araştırmak gerekmektedir.</p>
<p>Yaptığım araştırma ve karşılaştırmaya göre 2008 AĞUSTOS ayında 4 kişilik bir ailenin asgari şartlarda geçinebilmesi için harcaması gereken tutar 2.238,52 YTL olarak belirlenmiş. Asgari Geçim Haddi (Yoksulluk Sınırı) gıda, giyim, sağlık, barınma ve eğitim başta olmak üzere, vazgeçilmesi mümkün olmayan 14 zorunlu harcama kalemi esas alınarak tespit edilmiş.</p>
<p>Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin görüşüne göre, ihtiyaç fazlası (afv) ortalama asgari ihtiyaç olan yıllık 4 bin dirhemdir. Hesapladığımızda bugün için aşağı yukarı yıllık 55-60 bin YTL oluyor. Biz yıllık değil aylık hesapladığımıza göre bunu aya bölünce aylık 5 bin YTL civarında oluyor. Bunu yukarıdaki asgari geçim sınırı ile kıyasladığımızda demek ki aylık 5 bin YTL’den yukarısı fazlalık oluyor. Bu, normal şartlara, yaşadığınız ülkeye ve kendi halkınızın genel durumuna göredir. Ortalamalar esas alındığında üç aşağı beş yukarı durum budur. Burada amacımın başınıza hesap uzmanı ve ekonomist kesilip kılı kırk yaran hesaplar yapmak değil; Kur’an’da verilmek istenen eşya, mal ve mülke dair bakış açısını günümüze taşıyarak gözler önüne sermek olduğunu lütfen unutmayalım.</p>
<p>Şu halde günümüz şartlarında bir Müslümanın, kendi halkı aylık 2.238,52 YTL sınırına bile ulaşamadan yaşarken, komşusu bunu bile bulamadan sabahlarken ve bu milyonları bulmuşken aylık 5 bin YTL’den fazlasını üzerinde tutması, biriktirmesi fıkıh literatürüyle konuşmayı sevmem ama burada konuşacağım haramdır, vebaldir, yüktür, ateştir!</p>
<p>Eğer Mü’min imanına, içinde şerefimiz olduğu söylenen Kur’an’a inanıyorsak bu böyle olmalı değil midir? Aksi halde “Dışı Müslüman içi kapitalist de yaşarım, yıllık zekatımdan “donmuş” kırkta biri veririm, gördüğüm dilenciye de sadakamı atarım” diyorsanız, Peygamberimizin Abdurahman bin Avf’e dediği gibi “Cennete emekleyerek zor girersiniz…” Bakın bakalım Abdurrahman bin Avf bu sözü duyunca ne yapmış…</p>
<p>Anlı şanlı hocalar “kâr payı” adı altında ihlaslı bankacılık oyunlarına fetva vereceklerine bunlar üzerine kafa yormalıdır. Asgari ücret, asgari geçim haddi, yoksulluk sınırı, gayri safi milli hasıla üzerinden gitmeli, dinamik içtihatlar yapmalıdır. Kırkta bir, onda bir, öşür gibi tarım döneminden kalma oranlarda donup kalmış fıkhı bırakmalı, Akif’in tabiri ile 700 yıllık eserlerle avarelik etmeyi terk etmeli, “yaşayan fıkıh” üretmelidir. Örneğin KDV’ye benzer, anlık, üzerinden yıl geçme şartı olmayan, doğrudan alım satıma dayalı “yaşayan zekat” türleri üzerinde çalışmalıdır. Artık çalışma hayatı, geçim vasıtaları, alım satım ve üretim araçları değişmiştir. Başka bir dünyada yaşıyoruz. Eski fıkıh kitapları bu dünyayı hiç görmemiştir ve bilemezler. Bu nedenle de oranlar değişebilir.</p>
<p>Bunun için “yaşayan müçtehidlere” ihtiyaç vardır. Zaten bana göre ölmüş müçtehid taklit edilemez. Yaşayan müçtehide de taklit için değil; ihtiyaca cevap için soru sorulur. Ve bu soru her defasında bir başkasına yöneltilebilir. Ölmüşün içtihadı bizim için artık sadece bir zenginliktir. Çünkü içtihadı yaşayan yapar. Kur’an der ki “Hiç ölmüşle yaşayan bir olur mu?” (Fâtır; 35/22). Keza yaşayan müçtehid eski görüşlerden yararlanabilir, yararlanmayabilir de. Eski içtihatlar ancak yaşayanın zihninden geçerek yeniden hayata dönebilirler. Sadece müçtehitler yetmez; ekonomist, hukukçu, sosyolog, tarihçi vs. hepsi el ele vermelidir. Gerçi “devlet düzeyinde” yaşanmadan bunları konuşmak biraz boşlukta kalıyor ama yine de işin önemini göstermesi bakımından faydalı olabilir…</p>
<p>Her şeyden önce de mal mülk meselelerine makalenin birinci bölümünde özetini verdiğim Mekke dönemi ayetlerinin ruhunu ve bilincini kuşanarak başlamalıyız. Zira işin kökü orada…</p>
<p>Demek ki nüzul seyrinde vererek arınma (tezkiye) ve maldan mülkten verme (infak) çağrılarından sonra, işin, önce asgari geçim standardının (afv) belirlenip, sonra da bizzat vergi (sadaka) olarak tahakkukuna geldiğini görüyoruz.</p>
<p>***</p>
<p>Burada da karşımıza bugün adına “vergi” dediğimiz “sadaka” kavramı çıkıyor. Sanıldığının aksine ne Türkçe’de kullandığımız “zekat” ne de “sadaka” kavramı Kur’an’da kullanılana pek benzemez. Bugün zekat ve sadaka kavramları anlam kaymasına uğramış ve donmuş vaziyettedir.</p>
<p>Malum, zekat denince kırkta bir, sadaka denince de dilenciler akla gelir. Zekatın sadece zenginlere farz olduğu söylenir. Halbuki Kur’an “zor zamanda ekmeğini aşını bölüşmekten” (Beled;90/14) ve “darlıkta ve bollukta infak etmekten” (Al-i İmran; 3/134). bahsediyor. Kur’an’ın zekat, infak, afv, sadaka kavramlarıyla neyi anlatmaya çalıştığını çok iyi kavramalıyız. Bu kavramlar, yoksul için günü kurtarma, zengin için de ucundan vererek meşrulaştırma aracı değildir. Bu açıdan bakarsak sanıldığının aksine bu ayetlerin hiç birisi nesh olmamıştır. Kur’an’da nesh diye bir şey yoktur.</p>
<p>Dikkat ediniz! “Onda yoksa bendeki ateştir” diyerek komşusu açken yatağında uyuyamayan, kabuslar geçirerek sabahı bir türlü edemeyen, bambaşka bir “insan türü”nden bahsediyoruz.</p>
<p>Bu açıdan kırkta bir, onda bir gibi ölçülerin yıllık ekim ve hasat zamanı gözetilerek belirlenmiş, ağırlıklı olarak tarım toplumunu esas alan oranlar olduğunu ve tarihsel olduklarını bilmek lazımdır. Evrensel olan malı ve mülkü birkaç zengin arasında dolanıp duran bir “devlet” (güç, iktidar, otorite, tahakküm, sınıf) aracı olmaktan çıkarmak ve genele yaymaktır (Haşr; 59/7). Bunun için de arınmak, vermek, “kenz”i (biriktirme, yığma) ateş bilmektir. Aksi halde zekat, infak, sadaka vs. zenginler ve yoksullar arasında oynanan terapik (günü kurtarmaya, rahatlamaya yönelik) bir oyunun adı olmaktan öteye geçemez.</p>
<p>Pek tabi ki bu bir sistem meselesidir.</p>
<p>Böylesi bir sistem zihnimizde olsa bile 14 asır öncesi kurulduğu şekliyle donmuş vaziyette. Bunun için zekat ayrı vergi ayrıdır. Devlet 22 çeşit vergi alır, Müslüman zihin bundan ayrı zekat hesaplar. Toplumsal sistemin mihveri olan vergili yaşam almış başını gitmiş, zekat fıkhı ise 14 asır öncesinin kırkta birinde donmuş kalmıştır. O eski zekat muktesebât, bugün sararmış sayfalarda keneler tarafından yenmeyi beklemektedir.</p>
<p>Halbuki bunların o sararmış sayfalardan çıkarılıp hayatın içine taşınması gerekir. Seyyid Kutup’un tabiri ile bize artık “varakatu’l-fıkıh” yani sayfalarda kalmış, eski kitaplarda gömülü fıkıh değil; “hareketu’l-fıkıh” yani yaşayan, canlı, dinamik, hayatın içinde, hareket halinde olan fıkıh lazımdır.</p>
<p>Hareket halinde olma ise, gerçek anlamda devlet ve onun temel hukuk (maliye, vergi) düzeninde gerçekleşir. Gerçek bir Adalet Devleti’nde bunlar Medine’de Peygamberimizin yaptığı gibi devlet düzeyinde yaşanır ve yaşatılır.</p>
<p>Eski müçtehitlere bakın, içtihatlarının çoğu, bir zamanların devlet ve toplum hayatını şekillendiren temel hukuk mevzuatlarıdır. Sadece Abbasi hukuk düzeninde Ebu Hanife talebesi 800 kadı görev yapmıştır. O içtihatların ve görüşlerin hiçbiri boşlukta oluşmamıştır. Yaşanmış, canlı ve dinamik bir devlet ve toplum hayatının ürünüdür onlar. Fakat asırlar geçtikçe tarihin gerisinde kaldılar ve giderek hayattan çekilerek sararmış sayfalarda mollanın ezber yapıp durduğu “varakatu’l-fıkıha” dönüştüler. Halbuki “hareketu’l-fıkıh” sararmış sayfalarda değil; yaşayan toplum ve devlet hayatında olandır. Böyle bir devlet var mı şu an derseniz, kurumsal anlamda devlet evet var ama düzen bozuk. Düzenin değişmesi için ise eskinin külüne değil; ateşine talip olarak işe başlamalıyız. Bu ayrı bir konu yeri şimdi burası değil…</p>
<p>***</p>
<p>İşte “sadaka”, şimdiki anlamın tam tersi bu “devlet düzeyini” ifade ediyor. Sadaka kavramının Kur’an’da geçtiği 13 yere baktığımızda hepsinin de Medine’de inen ayetler olduğunu görürüz. Bunların çoğu Bakara ve Tövbe surelerindedir.</p>
<p>Bu şu demek oluyor: Artık Medine’de devlet kurulmuş, tekziye, infak ve afv doğrultusunda sürekli vererek arınma (tezkiye) ve maldan verme (infak) çağrıları yapılmış, üstelik verme standardı (afv) da belirlenmiş iş bizzat vermeye, vergilendirmeye gelmiştir. Bunun için sadaka ayetlerinin “otorite katından” konuştuğunu görürüz: “Mallarından sadaka al. Böylece bu kendilerini hem temizlesin, hem de arındırırsın.” (Tövbe; 9/103) “Sadakalar ancak yoksullar, düşkünler, toplayıcılar, kalpleri ısındırılmak istenenler, köleler, borçlular, Allah yolundakiler ve yolu kesilmişler içindir. Allah böyle farz kıldı. Allah bilendir, bilgedir.” (Tövbe; 9/60).</p>
<p>Böylece alınan vergilerin (sadakaların) kamu otoritesince nerelere harcanacağı da beyan edilmiş oluyor. Peki bunlar devlet olmadan olmaz mı? Olur neden olmasın. Arınmanın, paylaşmanın, bölüşmenin, vermenin yeri, zamanı, mekanı olmaz, değil mi? Burada devlete adalet, güvenlik, dirlik ve düzen için gerek vardır. Aksi halde mallar kim vurduya gidebilir. Karşılıklı güven ve sadakat tesis edildikten sonra infak her ortamda tabîki yerini bulur…</p>
<p>***</p>
<p>Mekke’den Medine’ye doğru gelişen süreçte, kanımca Kur’an’ın eşya, mal ve mülk konusunda izlemiş olduğu seyir genel hatlarıyla buydu. Zaten burada niyetim bir model önermekten ziyade bu seyri ortaya koymaktı. Sanırım bu az çok anlaşılmış oldu. Buradan nasıl bir model çıkabileceği ise yine ayrı bir konudur.</p>
<p>Demek ki Kur’an işe mal mülk sahiplerini, biriktirenleri, yığanları eleştirerek başlıyor. Biriktirmeyen, dağıtan, paylaşan ve bölüşen bir toplum istiyor. Bunu “arınma, temizlenme” olarak görüyor.</p>
<p>Bugünkü tabirlerle söylersek Kur’an’ın istediği aslında “orta sınıflaşmış” bir toplum… Böyle bir toplum ekonomi-politik olarak sağlam durur. Krizlere dayanıklıdır. Boyuna kin ve nefret üreten sınıf çelişkilerinden ve derin uçurumlardan arınmıştır. Sermaye biriktirerek dev yatırımlara dönüştürme meselesi eşit hakka sahip emek-sermaye ortaklıkları ile sağlanır. Yani bir adam tek başına bütün köyün ağası veya bütün fabrikanın ebediyen patronu olamaz, olmamalıdır. Emeğin değeri sermayeye eşit olmalıdır. Kâr büsbütün tek bir kişiye akmamalı, hakça bölüşülmelidir. “Adalet Devleti” bunu denetlemeli ve koordine etmelidir. Burada asıl olan özel veya devlet mülkiyeti değil; toplumsal mülkiyettir…</p>
<p>Anlaşılmış olmalı ki şahıs veya devlet kapitalizmi öngörmeyen, çalışanların süreç içinde çalıştıkları yerin ortağı olacağı, malın mülkün zenginler arasında dolanıp duran bir devlet olmaktan çıkacağı bir düzenden bahsediyoruz. Yani olacaksa hepimizde olacak, olana kadar da paylaşılacak, bölüşülecek. Öyle tek başına yığmak, biriktirmek yok. Elinde bir tane ekmeğin olsa, olmayana yarısını bölüp vereceksin. Darlıkta ve bollukta infak bu değilse nedir? Olaya buradan bakamayan Yeşaya’nın tabiri ile “Rabbden zevk alamaz”… Müslümanlığa önce buradan giriş yapacağız. Bütün her şey bundan sonra ve bu “direğin” etrafında kurulacak. Peygamberimizin Medine’ye geldiğinde ilk diktiği direk buydu. Medine’yi bu direğin etrafında kurdu. Yani genel seferberlik ilan eder gibi kardeşlik ilan ettiği, yüzlerce aileyi birbirine kardeş yaparak yeni toplumsal yapıyı bu sosyoloji üzerine kuruduğu o efsane (imkansız/ hayal gibi görüneni bilfiil yaparak gösterme) yıllardan bahsediyorum. (bkz. “Kardeşlik devrimi” başlıklı makale).</p>
<p>Bakanız, Kapitalizm şöyle der: “Hepsi bende olsun…” Komünizm de şöyle: “Hepsi devlette olsun…” Bu bakış da ise bu şöyle olur: “Başkasında yoksa bende de olmasın, olacaksa hepimizde olsun…” Buna Peygamberlerde görülen “fakr” makamı denir ki en büyük insani erdemdir. Sistemi bu felsefe üzerine kurmak lazımdır.</p>
<p>Komunizm sırf ekonomi-politik mekanizma olarak işlediği ve bu alana hapsolup kaldığı için kapitalizme alternatif olamadı. Oysa bu alanın dışına çıkmak ve mal mülk konusunda metafizik gerilim ve ontolojik bilinç yaratmak lazımdır. Bunu sağlayacak olan da dindir. Fakat bu dinin de, içinde ekonomi-politik olmayan yani tarih, hayat, tabiat ve insan emeği bulunmayan tapınak dinleri olmaması gerekir…</p>
<p>Kanımca bu konular üzerinde kafa yorulmalı, esasa ilişkin tartışmalar yapılmalıdır…</p>
<p>***</p>
<p>Sonuç olarak Kur’an, Müslümanın paylaşmasını, bölüşmesini istiyor. “Mülk Allah’ın” (herkesin), zimmetinize yığma (tekâsür) yarışına girmeyin, kasıntıyı bırakın, verin” diyor. “Kul hakkı ile karşıma gelmediğiniz gibi, yığınla malı istif etmiş olarak da karşıma gelmeyin. Zaten bir parça kefenle gelme dışında şansınız da yok. Hele de din ve devlet (kamu) üzerinden yığanların vay haline! O halde o fazlalıklardan kurtulun, hafiflemiş olarak gelin” diyor.</p>
<p>Çünkü fazlalık (afv) ötekinden sana haksız yere geçen şeydir. Oysa insan için çalıştığından (sa’y; emek, alınteri) başkası yoktur (Necm; 53/39). Bu geçen şeyi iade etmedikçe arınmış olamazsınız. Nefis tezkiyesi (kişiliğin pislikten arındırılması) bu demektir. Başkasından sana haksızlıkla geçen şey pislik oluyor. Yoksa pislik “dünyaya bulaşmak” demek değildir. İşte o pislikten, başkasından sana geçmiş olanı dünyada vererek kurtulacaksın; dünyadan el etek çekerek değil… “Nefis tezkiyesi” kavramındaki “tezkiye” ile “zekat”ın neden aynı kökten olduğu anlaşılıyor olmalı…</p>
<p>İşte bunun için olmalı ki ilk sahabeler hidayete erince ilk olarak üzerindeki mal ve mülkten kurtulmak istemişler. Böylece nefislerini “tezkiye” etmişler. İlk hidayet coşkusunu burada bulmuşlar. Demek ki “Müslüman olunca ilk malını dağıttı…” sahneleri her şeyden önce arınma duygusunun, eşyaya yeni bakışın, derin bir bilincin, vicdani uyanışın ve bakış açısı değişiminin sonucu…</p>
<p>Yine bunun için olmalı ki bizim unuttuğumuz, Emevilerden beri nesh (!) olduğunu iddia edip durduğumuz “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…” (Bakara; 2/219) ayeti sahabeleri derinden sarsmış, ömürleri boyunca kulaklarında çınlayıp durmuş…</p>
<p>Önce bu sarsıntıyı ve çınlamayı yakalamalıyız.</p>
<p>Sonraki kimi sahabelerin tekrar eski anlayışa dönüp biriktirme yarışına girmelerini ise ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Benim bu konudaki öncülerim en başta tabi Peygamberimiz olmak üzere Ebubekir, Ömer, Ali, Ebuzer, Ammar gibi ilk çekirdek sahabelerdir. Örneğin Ebubekir ve Ömer’in İslam’a girdiklerinde zengin tüccarlar olmasına rağmen öldüklerinde hiçbir şeyleri kalmamıştı.Yani din ve devlet (kamu) üzerinden hiçbir şey biriktirmemiş, yığmamış; “tekâsür” yarışına girmemişlerdi. Keza başta Peygamberimiz ve damadı Ali olmak üzere diğerleri de “ceketi ile gelip ceketi ile giderek” tüm kamu (din ve devlet) davası güdenler için çağlar boyu yankılanacak ölümsüz mesajlar vermişlerdi.</p>
<p>Hepsine selam olsun!</p>
<p>Allah onların yolundan ayırmasın…</p>
<p>Kaynak: ihsaneliacik.wordpress.com</p>
  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/salihler.wordpress.com/173/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/salihler.wordpress.com/173/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/salihler.wordpress.com/173/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/salihler.wordpress.com/173/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/salihler.wordpress.com/173/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/salihler.wordpress.com/173/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/salihler.wordpress.com/173/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/salihler.wordpress.com/173/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/salihler.wordpress.com/173/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/salihler.wordpress.com/173/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=173&subd=salihler&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://salihler.wordpress.com/2009/10/25/sana-neyi-infak-edeceklerini-sorarlar-recep-ihsan-eliacik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Admin</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://salihler.files.wordpress.com/2009/10/aclik2.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">aclik2</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Kanserli hücreler 5 günde yok oldu!</title>
		<link>http://salihler.wordpress.com/2008/06/01/kanserli-hucreler-5-gunde-yok-oldu/</link>
		<comments>http://salihler.wordpress.com/2008/06/01/kanserli-hucreler-5-gunde-yok-oldu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Jun 2008 17:45:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güzel Düşünüp Güzel Davrananlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Kurtaranlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hayatı Kolaylaştıranlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık ve Esenlik]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İnfak Edenler]]></category>
		<category><![CDATA[ilaç]]></category>
		<category><![CDATA[kanser]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://salihler.wordpress.com/?p=161</guid>
		<description><![CDATA[Dr. Pao, EGFR adlı akciğer tümörünün yalnızca beş günde bir ilaçla iyileştiğini belgelemiş. Kanser tamamen yok olmadığı için hasta sürekli ilaç almak zorunda..
BAŞLARKEN
Dünya Sağlık Örgütü kanser vakalarının artacağına dair uyarılarda bulunuyor. Ama hemen panik olmayın, dünyada binlerce merkezde korkularımızı hafifletecek buluşlar yapıyor. Yeni gelişmeleri öğrenmek için Amerika&#8217;nın en önemli kanser merkezlerinde araştırmalar yaptık. New York&#8217;ta [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=161&subd=salihler&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p><a href="http://salihler.files.wordpress.com/2008/06/kanser.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-160" style="float:left;margin-left:6px;margin-right:6px;" src="http://salihler.files.wordpress.com/2008/06/kanser.jpg?w=200&#038;h=140" alt="" width="200" height="140" /></a>Dr. Pao, EGFR adlı akciğer tümörünün yalnızca beş günde bir ilaçla iyileştiğini belgelemiş. Kanser tamamen yok olmadığı için hasta sürekli ilaç almak zorunda..</p>
<p>BAŞLARKEN<br />
Dünya Sağlık Örgütü kanser vakalarının artacağına dair uyarılarda bulunuyor. Ama hemen panik olmayın, dünyada binlerce merkezde korkularımızı hafifletecek buluşlar yapıyor. Yeni gelişmeleri öğrenmek için Amerika&#8217;nın en önemli kanser merkezlerinde araştırmalar yaptık. New York&#8217;ta kanser konusunda çalışma yapmak için özel bir gökdelen hazırlanmış. Burada denenen yeni tedavi yöntemleriyle hastaların ömrü uzatılıyor. Memorial Soan- Kettering Kanser Merkezi&#8217;ne bağlı dünyanın en büyük araştırma laboratuvarı tam 22 katlı. Çok özel araştırma laboratuvarlarının bulunduğu merkez kapılarını SABAH&#8217;a açtı. Dünyanın referans merkezlerinden biri olarak kabul edilen bu merkeze, kız arkadaşını meme kanserinden kaybettikten sonra büyük yatırım yapan Laurance Rockefeller destek vermiş. General Motors kansere karşı savaş için 10 milyon dolarlık bağışta bulunmuş.<span id="more-161"></span></p>
<p>Yüzlerce araştırmacı şimdi kansere karşı yeni tedavi yöntemleri ve ilaçlar geliştiriyor. &#8216;Dünyanın en kaliteli kanser merkezleri&#8217; arasında seçilen Detroit&#8217;teki Karmonos Kanser Merkezi de son yenilikleri göstermek için kapılarını yine SABAH&#8217;a açtı. Buranın kuruluş hikâyesi de çok dramatik. Lise yıllarında tanıştığı eşini 46 yaşında meme kanserinden kaybeden ünlü işadamı Peter Karmanos bu hastaneye tam 15 milyon dolar yatırım yapmış. Hastanenin adı The Barbara Ann Karmanos Kanser Merkezi olmuş. Kanser konusunda büyük bütçeli araştırmalar yapılıyor. Amerika yalnızca bu hastaneye 2008 yılı için 40 milyon dolar araştırma bütçesi ayırmış. Buralardaki çalışmalar boş umutlar ya da yalnızca fareler üzerinde denenmiş yöntemler değil. Çoğu &#8216;Artık başka çare yok&#8217; denen hastalar üzerinde uygulanıyor. Yüz güldürüyor. Belli ki birkaç yıl içinde yüzlerce kişiye çare olacak. Bu yazı dizisinde kulaktan dolma bilgi yok. Verilerin, söylenenlerin, önerilenlerin çoğu için binlerce deney yapılmış. Birkaç yıl sonra bütün dünyada standart tedavi olarak uygulanmaya başlanacak. Dünyanın bir köşesinde şimdiden bu tedavilerle hayatları kurtulan insanlar var. Kimse çaresiz değil. Bu yazı dizisinde dünyaca ünlü uzmanlar, tek tek yaptıkları araştırmaları ve aldıkları sonuçları anlatıyor. Amaçlar aynı, hastaların ömrünü uzatmak!</p>
<p>Amerika&#8217;da Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi akciğer kanserini özel bir ilaçla beş günde iyileştirdiklerini iddia ediyor. Hiç sigara içmeyenlerde sonuçların daha da başarılı olduğu üzerine çalışmalar var. Üstelik bu sonuçlar artık hiçbir şansı kalmayan ilerlemiş kanser hastalarında alınıyor. Dünyanın en iyi üniversiteleri arasında kabul edilen Yale ve Harvard&#8217;ı dereceyle bitiren Dr. William Pao şimdi de dünyanın en büyük araştırma laboratuvarı Sloan Kettering&#8217;de önemli bir çalışmaya başkanlık yapıyor. Babası kanserden öldüğü için kanser çalışmalarına başlayan Dr. William Pao &#8216;Hedef terapi&#8217; adlı özel bir tedavi yöntemi geliştirmiş. Bu yöntemle kanser tamamen iyileşmiyor ancak kronik bir hastalığa dönüştürülüyor. Kanseri şeker hastalığı gibi sürekli ilaç kullanarak tedavi etmeye başladığını söylüyor. Çalışması bununla sınırlı değil bazı kanser türlerinde ilaçla tedavi sağladıklarını ve beş günde tümörü yok ettiklerini söylüyor. Dr. Pao, kendi özel laboratuvarında çalışmalarıyla ilgili sorularımızı yanıtladı:</p>
<p>* Umudu kalmayan kanserlerde başarı sağladığınız bir tedaviniz var mı?<br />
Var. Akciğer kanserinin bir türünü çok kısa bir sürede tedavi etmeyi başardık. Bir ilaç tedavisi uyguluyoruz. Bu ilaç FDA tarafından onaylanmış ve Amerika&#8217;da kullanılan bir ilaç. Hiç başka şansı kalmamış hastalara bunu yüksek dozda verdiğimizde beş günde iyileşme sağladık. Ama küçük bir hasta grubu için bu etkili oldu. Şimdi amacımız tüm kanser türleri için bunu başarabilmek. Hastanın tümörü küçüldükten sonra da ilacı her gün almayı sürdürmesi gerekiyor.</p>
<p>* Hastaların ne kadarında bu hızlı iyileşmeyi sağlayabildiniz?<br />
Hastalar patoloji raporlarına baksın. EGFR isimli bir akciğer kanseri türüne sahiplerse bu ilaç tedavisi yüzde 75 başarı oranı sağlıyor. EGFR&#8217;nin açılımı Epidermal Growth Factor Receptor Mutant&#8230; Kadınlar daha şanslı. Onlarda başarı oranı daha yüksek. Hayatında hiç sigara içmediği halde kanser olanlarda bu ilacın etkisi çok daha fazla oldu.</p>
<p>* Kanseri iyileştirmeyi başarabildiniz mi?<br />
Kanser tümörünü iyileştiriyoruz ama hastalığı tamamen yok edemiyoruz. Kanserin bu türünü kronik bir hastalık haline getirmeyi başarabildik. Hatta birkaç kanser türünde de bu konuda başarılı olduk. Bu bir milyon akciğer kanserinin yüzde 10&#8242;unu ilgilendiriyor. Amacımız bütün kanser türleri için bu sonucu elde edebilmek. Hastalar ilaçlarını aldıkları sürece yaşamlarına devam edebilecekler. Kanseri şeker hastalığı gibi bir hastalık haline getirebilmeyi istiyoruz. Bu tekniği başka pek çok kanser türünde uygulamak için yeni çalışmalar yapıyoruz. İlaç tedavisinin hastalarda çok daha etkili olması için de bir başka tedavi metodu geliştirdik.</p>
<p>ADI: HEDEF TERAPİ<br />
* Bulduğunuz tekniğin popüler bir adı var mı?<br />
&#8216;Hedef Terapi&#8217; adını taktık. İyileştirilemeyen ve yayılmış kanser türleri için uyguluyoruz. Hemen sonuç alınabiliyor.</p>
<p>* Nasıl bir uygulama yapıyorsunuz?<br />
Hastalara ilaç tedavisi uygulamadan önce hangi ilaçlara yanıt verebileceğini test ediyoruz. Bu test genetik olarak hastaların ilaca verecekleri yanıtı önceden gösteriyor. Test iki hafta sürüyor, deneyip görmek yerine hasta için en uygun ilacı laboratuvarda buluyoruz. Hasta tedaviye başlamadan bunu biliyor. Böylece yok bu ilaç oldu, diğer ilaç yeterli etkiyi göstermedi, gibi bir risk olmuyor. Uygun ilacı bu testle buluyoruz ve bu kemoterapiyi başka hiçbir yere zarar vermeyecek şekilde uygulayabiliyoruz.</p>
<p>* Hastaların ömrünü ne kadar uzatmayı planlıyorsunuz?<br />
İlaçları kullandıkları sürece başarılı olabileceğimizi düşünüyoruz. 6 ay ömür biçilen bazı hastaları üç yıldır yaşatmayı başardık. Amacımız bu hastaların yaşam süresini daha da uzatmak.</p>
<p>Cep telefonu masum vitaminler kanserojen mi?</p>
<p>AMERİKA&#8217;NIN en ünlü kanser merkezi Memorial Sloan Kettering&#8217;in Başkanı Thomas Fabey, kanserle ilgili doğruları yanlışları açıkladı:</p>
<p>* E VİTAMİNİ SİGARA İÇENLERİ ÖLDÜRÜ- YOR: Sigara kanser yapar. Bunu ilk bu merkez ortaya çıkardı ama sigara paketlerinin üzerine &#8216;öldürür&#8217; yazısını koydurtmayı ancak 50 yıl sonra başarabildik. E vitamini alan ve sigara içenler daha hızlı ölüyor.</p>
<p>* CEP TELEFONUNDAN KORKMAYIN: Cep telefonlarının, mikrodalgaların kanser yaptığı kanıtlanamadı. Bu konuda pek çok araştırma yapıldı. Ancak hiçbiri cep telefonlarının kanserojen etkisini doğrulamadı. Ben de cep telefonu kullanıyorum, üstelik kalbimin üzerinde taşıyorum, kalp pili olanlar kullanmasın ama onlar dışındakilere bir etkisi olduğunu düşünmüyorum.</p>
<p>* FAZLA C VİTAMİNİ KANSEROJEN: Özellikle Amerika&#8217;da büyük bir vitamin çılgınlığı yaşanıyor. Ama vitaminler o kadar da masum değil. Bu konuda çok araştırma yaptık. Çok fazla C vitamini kansere neden oluyor. Günde bir multivitamin yeter. Meme kanseri olanlara D vitamini verilmezse ölüm riski iki kat artıyor.</p>
<p>* BALIK YAĞI YERİNE BALIK: Biz her şeyin fazlasından kaçmak gerektiğini düşünüyoruz. Mümkünse her şeyin en doğalını tercih edin. Balık yağı yerine örneğin balık yemeyi seçin.</p>
<p>* ÇOCUKLARIN TEDAVİSİ DAHA BAŞARILI: Çocuklar da kanser oluyor. Ama tedavilerini sürdürürken gördük ki kanser tedavilerine çocuklar daha olumlu yanıtlar verebiliyor.</p>
<p>* DETOKS BİR ÇILGINLIK: Amerika&#8217;da tam bir detoks çılgınlığı yaşanıyor. Bundan kaçın. Detoks bir çılgınlık. Kimseye böyle bir şey yapmasını önermem.</p>
<p>Çaresi olmayan hastalara kullandık</p>
<p>* Diğer tedavi yöntemlerine göre daha mı etkili?<br />
Bu tedaviyi başka hiç şansı kalmamış hastalara uyguluyoruz. Bir hasta hiçbir şey yapmayacaksa 6 ay ömrü kaldıysa kemoterapi bunu 10 aya çıkartabiliyor. Bizim uyguladığımız ilaç tedavisinde ise yaşam süresini üç yıla kadar çıkartmayı başardık. Bunu literatür olarak sunduk.</p>
<p>Sabah</p>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/salihler.wordpress.com/161/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/salihler.wordpress.com/161/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/salihler.wordpress.com/161/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/salihler.wordpress.com/161/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/salihler.wordpress.com/161/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/salihler.wordpress.com/161/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/salihler.wordpress.com/161/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/salihler.wordpress.com/161/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/salihler.wordpress.com/161/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/salihler.wordpress.com/161/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/salihler.wordpress.com/161/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/salihler.wordpress.com/161/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=161&subd=salihler&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://salihler.wordpress.com/2008/06/01/kanserli-hucreler-5-gunde-yok-oldu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Admin</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://salihler.files.wordpress.com/2008/06/kanser.jpg?w=200" medium="image" />
	</item>
		<item>
		<title>“Tanrı’nın Doğum Günü” Kutlu Olsun Mu?</title>
		<link>http://salihler.wordpress.com/2008/06/01/%e2%80%9ctanri%e2%80%99nin-dogum-gunu%e2%80%9d-kutlu-olsun-mu/</link>
		<comments>http://salihler.wordpress.com/2008/06/01/%e2%80%9ctanri%e2%80%99nin-dogum-gunu%e2%80%9d-kutlu-olsun-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Jun 2008 12:37:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran İslamı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://salihler.wordpress.com/?p=158</guid>
		<description><![CDATA[Neyzen SEMAZEN
(Başlık, Sn. Burak Özdemir’e ait bir kitabın adıdır ve bu yazı Sn. Özdemir’e  açık mektuptur. Yazar, roman formundaki kitabında İslam ve Kurân merkezli yeni iddialar ve açıklamalar ortaya koymuştur.)
Burak Bey, Merhaba!
Biz tanışıyoruz.. Sohbetimiz olmamıştı ama bir ortamda tanıştırılmıştık. Ancak, ben sizi –geçmişte- bir insan kaynakları sitesindeki haftalık köşe yazılarınızdan biliyorum. Yazılarınızı zevkle okuyordum. [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=158&subd=salihler&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p><img class="alignleft" style="float:left;margin-top:6px;margin-bottom:6px;" src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/tanrinin-dogum-gunu.jpg" alt="" vspace="6" width="200" height="289" align="left" />Neyzen SEMAZEN</p>
<p>(Başlık, Sn. <strong>Burak Özdemir’e</strong> ait bir kitabın adıdır ve bu yazı <strong>Sn. Özdemir’e  açık mektuptur</strong>. Yazar, roman formundaki kitabında <strong>İslam ve Kurân merkezli yeni iddialar ve açıklamalar</strong> ortaya koymuştur.)</p>
<p><strong>Burak Bey</strong>, Merhaba!</p>
<p>Biz tanışıyoruz.. Sohbetimiz olmamıştı ama bir ortamda tanıştırılmıştık. Ancak, ben sizi –geçmişte- bir insan kaynakları sitesindeki haftalık köşe yazılarınızdan biliyorum. Yazılarınızı zevkle okuyordum. Arada, bir iki e-posta alışverişimiz de olmuştu.</p>
<p>Nice zaman sonra, aklıma düşürüldünüz.. Geçen zamanda, ne ile meşgul olduğunuzu merak etmiştim. Sorumun cevabı çok geçmeden elime tutuşturuldu…</p>
<p>Sorumdan haberdar olmayan kardeşim, bir arkadaşından aldığı bilgi notunu elime verdi. Not kâğıdının üzerinde adınız ve kitabınızın adı vardı.. <strong>“Tanrı’nın Doğum Günü”..</strong></p>
<p>Notu okuduğum esnada isminiz çağrışım yapmadı ve size dair sorumu da unutmuştum. “Sonra bakarım” dedim ve kağıdı bir kenara koydum.</p>
<p>“Sonra” oldu ve bilgi notunu tekrar okudum ve internet sorgulamasını tamamlayınca, her şey yerli yerine oturdu ve siz hatırladım.. Sizin hakkınızda bilgi isteyen sorumu da…</p>
<p><strong>Bugün 14 Mayıs</strong> ve kitabınızı okumaktayım. Elimde, kitabın 15. baskısı (v.1.0.2b) bulunuyor. 6. bölümü tamamladım. 137. sayfasına kadar okudum. Elbette, dikkatle ve itina ile…<span id="more-158"></span></p>
<p>Kitabı tamamladıktan sonra <strong>yapıcı tenkitlerde bulunmak</strong>; bunları sizinle ve herkesle paylaşmak niyetindeydim. Ancak, bunun zamana yayılabileceği ve bu işe istesem de yeterli zaman ayıramayacağım endişesiyle –elde fırsat varken- bir yazı kaleme almayı ve bunu açık bir mektup olarak takdim etmeyi uygun gördüm.</p>
<p>Bilemiyorum, bu açık mektubumun <strong>gönlümden geçen olumlu etkiyi doğurması</strong> ne kadar mümkündür? Sizin için ve kitabı okumuş ve okuyacak herkes için… ??</p>
<p>Tabii, şu sorulacaktır.. “Okuması tamamlanmayan bir kitabın eleştirisi ne kadar doğrudur?” Bu yüzden, <strong>tenkit yazımın yerindeliğine</strong> sözüm tamamlandığında karar verilmesini rica edeceğim.</p>
<p>Öncelikle, şunu belirtmeliyim.. <strong>Kitapta ele aldığınız temel ve detay konularda derinlemesine (alışıldık sınırlardan daha derin) analiz geliştirebilecek bir altyapıya sahibiz.</strong> Bunun yanında, sizi tanıdığımızı zannediyoruz; sizin samimiyetinize inanıyoruz ve sizi nitelikleri yüksek çok değerli bir insan olarak görüyoruz. <strong>İtirazımız ne kadar büyük olursa olsun</strong>, sizin hakkınızda böyle düşünüyoruz.</p>
<p><strong>Bizim itirazımız</strong>, içinizden gelen ve size bir kitap yazdıran <strong>o kimliği meçhul sese</strong>.. Siz ona kitabınızdaki gibi <strong>DONA (Doğrudan O’na)</strong> demeyi tercih ediyorsanız; Dona’ya… <strong>Kim ise veya neyse ona! Belki de onlara?!</strong></p>
<p>Sözü eğip bükmeden; <strong> doğrudan ona</strong>-size-herkese şöyle söyleyelim.. Bize göre, siz <strong>metafizik bir komplonun mağdurusunuz!</strong></p>
<p>Vahim bir durum! Siz, her ne kadar büyük bir hediyenin size bahşedildiğini düşünseniz de….. <strong>Entrika o kadar büyük ve kamuflaj o kadar metafizik ki</strong> oyuna gelmemek mümkün değil!!!</p>
<p>Sizi, korumasız yakaladılar ve <strong>entrikanın “görülmemiş” olanını</strong> sizin iyi niyetinizi kullanarak sahneye koydular!! Dava adamı olabilecek bir mayanız vardı ve fakat İslam konusunda altyapınız (teorik-pratik) yoktu ve fakat metafiziğe ilginiz çoktu… Dahası, tam bir kalemşör idiniz…</p>
<p>Bu, herhalde İslam Dünyasında daha önce örneği <strong>az görülmüş</strong>; belki de -çapı ve zamanlaması dikkate alındığında- <strong>hiç görülmemiş</strong> bir komplo… Çünkü, İslam Dünyası <strong>peygamberlik, mehdilik, mesihlik</strong> iddialarına tanıklık etmiştir de, <strong>“Abraham-Esther Hicks, JZ Knight-Ramtha</strong>” benzeri bir fenomenle Kurân’ın sırlarının deşifre edildiğine herhalde ilk defa tanık olmaktadır?!</p>
<p>Maalesef, bu komplonun <strong>bir numaralı mağduru</strong> sizsiniz <strong>Burak Bey!</strong></p>
<p>Sizi, bu mağduriyetten kurtaracak Kudret Eli’nin lutufkâr uzanışını göreceğiniz günlerin yakın olmasını niyaz ediyorum. İnşaALLAH, Dona’nın entrikası bu EL’in kudretiyle açığa çıksın ve oyun bozulsun!</p>
<p>Tabii, “bilenler” nazarında Dona <strong>“Kurân’da Reenkarnasyon”</strong> teziyle “tanrıcılık” oyununda otomatik olarak sınıfta kalmıştır.</p>
<p>Elbette, reenkarnasyon mevzu olduğunda bazı Kurân âyetlerinin buna yorumlanabileceği ihtimaline –bir ihtimal olarak- vurgu yapan ilahiyatçılarımız vardır. Onlar, akademisyenler olarak ihtimallerden bahsedebilirler… Ancak, Dona ve biz akademisyen olmadığımıza göre ihtimallerin değil; gerçeklerin tarafında yer alırız.. Akademisyenler ve biz (ben) ihtimal hesaplarında hata yapabiliriz; ancak Dona hata yapamaz! Aksi takdirde, Dona “Dona” olmaz ve “doğum gününü” kutlayamaz!</p>
<p>Bir “bilen” olarak bu meselede <strong>Dona’yı nakavt edecek bir çalışma</strong> yapmayı arzu ederdik; ancak bu başlıbaşına bir kitap kaleme almayı gerektireceği için bundan uzak durmaya ve sadece işaret edip geçmeye mecburuz.</p>
<p>Dolayısıyla, bir açık mektupta yer verilecek kadar sınırlı, minik bir örnekleme için <strong>Dona’nın ahkâm kestiği konulardan</strong> birini seçmeliyiz. Öyle ki, örnek meramımızı kâmilen olmasa da kısmen anlatmaya vesile olsun. <strong>Alınan numûne, tahlil yoluyla ürünün tamamı hakkında fikir vermeye müsait olsun…</strong></p>
<p>Bunun için, <strong>s.117’de</strong> ve sonrasında  geçen <strong>AURA=NURA</strong> konusunu seçtim.</p>
<p><strong>Dona’ya göre</strong> “Aura” Kurân’da da tarif ediliyor..</p>
<p>Neden olmasın?! Buna itirazımız olamaz.</p>
<p>Ancak, Dona kendini <strong>-biz fâniler  gibi-</strong> hata yapma lüksüne sahip görüyor ki, aurayı tarif eden âyetler olarak şu örneklemeyi yapıyor..  <strong>1) Bakara/273 2) Hac/72 3) Muhammed/30</strong></p>
<p><strong>Burak Bey</strong> ve bu açık mektubu okuyan Değerli Dostlar!</p>
<p>Lütfen, ilgili âyetleri önce elinizdeki bir mealden inceleyin… Orada geçen <strong>“yüzlerinden tanırsın”</strong> ifadesinden hareketle Dona’nın -bunun aurayı tanımladığı- vurgusunu lütfen unutmayın.</p>
<p>Eğer okuduysanız; ilgili ifâdenin bir “yorum” olarak auraya işaret edebileceği ihtimalini herhalde çok görmezsiniz.</p>
<p>Evet, şimdi lütfen ilgili âyetlerin orijinaline bakınız ve <strong>“yüzlerinden tanırsın, tanırdın”</strong> cümleciğinin Arapça karşılığını bulun…</p>
<p>Bir şey fark edebildiniz mi?!</p>
<p>Fark edemeyenler için yardımcı olmak  vazifemiz……..</p>
<p><strong>Hâc/72 </strong>diğer iki örnek âyetten farklı! <strong>Bakara/273 </strong>ve<strong> Muhammed/30’dan</strong> farklı!</p>
<p>İki âyette, Dona tarafından aura olarak tanımlanan <strong>“Sima”</strong> kelimesi Hâc/72’de bulunmuyor. Onlardan  farklı olarak bu Kurân adresinde <strong>“Vecih-Vücûh”</strong> kelimesi var…</p>
<p>Dolayısıyla, sormak gerekiyor!</p>
<p><strong>Sima=Aura ise Vecih nedir? Yok eğer, Vecih=Aura ise Sima nedir??</strong></p>
<p>Umarım, Dona’nın bu soruya cevabı <strong>Sima=Vecih=Aura</strong> şeklinde değildir!?? Çünkü, <strong>Kurân’ı kendisinin inzâl ettiğini düşünen ve iddia eden Dona</strong>, Semazen’in sözleri gibi misli getirilebilecek ve hiçbir üstünlüğü olmayan “sözler” ediyor demektir… Böyle olursa, Dona <strong>“kâinatın en deneyimli metin kodlayıcısı”</strong> nasıl olur???</p>
<p>Unutulmasın ki, Dona’ya göre <strong>“müteşâbih bir âyet yaratmak”</strong> için özel bir dil (Arapça) yaratmak gereklidir. (Sayfa:45) Bir dili (Arapça)  yaratan ve <strong>Kurân kriptolarını en özel biçimde kodlayan</strong>,  bizim yakaladığımızı atlamış olabilir mi? <strong>Tanrı (Dona, Gizemli Sesin Sahibi)</strong> böyle bir hata yapabilir mi?</p>
<p>Biz, kulların hatasız olamayacağını bilerek; Yaratan’tan ötürü yaradılanları hoş görebiliriz. Fakat, Dona’yı hoş görebilir miyiz??? Onu hatasıyla sevebilir miyiz??</p>
<p><strong>Burak Bey!</strong> Dikkatinizi çekmiştir; hedefimde hep Dona var… Bu yüzden, Dona’nın Arapçası gibi Türkçesini de beğenmediğimi söylemeye mecburum..</p>
<p>Siz, <strong>“okur-yazar”</strong> olarak gâyet iyi biliyorsunuz; Dona –kolayca anlaşılsın diye- Aura’nın baştaki “a”sını kaldırıp yerine bir adet “n” koyuyor ve iyi bildiğimiz <strong>“nur”</strong> kavramıyla  ses benzerliğine de işaret ederek “nura” kelimesini türetiyor. Böylece, <strong>“Aura=Nura”</strong> oluyor…</p>
<p>Şimdi, lütfen <strong>118. sayfada</strong> yer alan şu cümlelere dikkat edelim ve burada yakaladığımız farklılıkların hata olup olmadığına, hata ise büyük olup olmadığına ve <strong>Dona’ya yakışıp yakışmadığına; yakışmıyorsa Dona’nın tanrılığına halel getirip getirmediğine karar verelim..</strong></p>
<p><strong>“Kişinin nurası, onun ruhsal elbisesidir.” (1)<br />
“Cehennem, aurandaki karanlık negatif enerjidir.” (2)<br />
“Nura, insanın canını acıtan negatif enerjinin kendisidir.” (3)</strong></p>
<p>Şu halde, bu Türçe anlatım karşısında “Cehennem=Nura” sonucuna varılmıyor mu?? Aura=Nura değil miydi? Cehennem, auradaki karanlık negatif enerji değil miydi?</p>
<p>Evet, en başta söylediğim gibi sözü uzatma, çok sayıda örnek sunma, hakkında kitap yazılacak kadar derin konulara girme taraftarı değilim ve maalesef imkânlarım ancak bu kadarına izin veriyor.</p>
<p>Bir şeyleri anlatabilmiş olmayı temenni ediyorum. <strong>Burak Bey,</strong> size bu komplonun mağduriyetinden kurtuluş diliyorum. Bence siz, bu komplo vasıtasıyla bir mağduriyet yaşıyorsunuz ve fakat aynı zamanda Kurân ile tanıştınız! <strong>Bu tanışıklığın değeri konusunda Dona ile hemfikiriz. Ancak, Dona hakkında sizinle hemfikir değiliz!</strong></p>
<p>Umarım, sizi bir “doğum günü partisi” düzenlemeye teşvik eden <strong>bu sıra dışı süreci </strong>-bir de- bu açıdan değerlendirirsiniz. Çünkü, <strong>Dona’nın ha</strong>talarını yukarıdaki örnekler kabilinden sıralamaya kalkışsam –tahmin ediyorum-<strong> “dona” kalırsınız!!</strong></p>
<p>Tahlil etmeye çalıştığım numûnelerin siz ve bütün okuyucular için yeterli olmasını Cenabı Allah’dan niyaz ediyorum. Bu duaya, şimdilik “Âmin” demekte zorlanacağınızı biliyorum. Ancak, biz olmayacak duaya “âmin” talep etmiyoruz. Sizi, <strong>Dona’nın rızası için değil ama Allah rızası için seviyor, sayıyoruz.</strong>. Size bütün doğum günleriniz şimdiden kutlu olsun diyor ve ömrünüzün uzun olmasını diliyoruz da, Dona’ya bir doğum gününü bile çok görüyoruz..</p>
<p>Eğer, duamız kabul olur ve siz mağduru olduğunuz komplonun farkına varırsanız; ciddi bir depresyon yaşayacağınız muhakkaktır. Çünkü, bu yöndeki bir farkındalık beraberinde ağır bir üzüntüyü getirecektir. İşte, asıl o zaman dimdik durma zamanıdır! Maalesef, süreci ve neticeleri ile ağır bir imtihandan geçiyorsunuz.<strong> Cenâbı Allah, sizi ve okuyucularınızı Dona’nın şerrinden korusun! Âmin!</strong></p>
<p>Son söz olarak, size meditasyonlardan uzak durmanızı önerebilir miyim? Bu öneri, şu anda sizin için anlamlı değilse; <strong>meditasyon öncesinde ve hatta sırasında</strong> iki âyeti kerimeyi içinizden ve Arapça olarak çokça okumanızı tavsiye edebilir miyim? <strong>MÜ’MİNÛN/97,98</strong></p>
<p>En iyi dileklerimle,</p>
<p>Neyzen SEMAZEN</p>
<p><strong>Not:</strong> Burak Bey, röportajınızda 20 küsur meali tek tek inceleyerek en doğru çevirileri kullanmaya çalıştığınızı ve doğru olanın da bu olduğunu söylüyorsunuz. İşte, bu konu için <strong>Dona’ya değil de size itiraz ediyorum</strong>. Aksi iddia ve ispat edilemeyecek bir kesinlik düzeyinde yanılıyorsunuz! Çevirileri birbiriyle mukayese ederek, kutsal metine en “muvafık” olanı aramanın ve arayıp da bulmanın yolu Kurân Arapçası’nı bilmekten geçer.. Aksini düşünmek ve iddia etmek –maalesef- dünyanın yuvarlak olmadığını söylemek kabilinden hatadır. Özür dilerim.</p>
<p><a href="http://www.kuranmuslumani.com/author/Neyzen%20SEMAZEN" target="_blank">Neyzen SEMAZEN</a></p>
<p>Kaynak: <a href="http://www.kuranmuslumani.com/2008/05/15/tanrinin-dogum-gunu-kutlu-olsun-mu/" target="_blank">Kuran Müslümanı</a></p>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/salihler.wordpress.com/158/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/salihler.wordpress.com/158/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/salihler.wordpress.com/158/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/salihler.wordpress.com/158/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/salihler.wordpress.com/158/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/salihler.wordpress.com/158/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/salihler.wordpress.com/158/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/salihler.wordpress.com/158/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/salihler.wordpress.com/158/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/salihler.wordpress.com/158/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/salihler.wordpress.com/158/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/salihler.wordpress.com/158/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=158&subd=salihler&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://salihler.wordpress.com/2008/06/01/%e2%80%9ctanri%e2%80%99nin-dogum-gunu%e2%80%9d-kutlu-olsun-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Admin</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://www.aliaksoy.net/wp-content/tanrinin-dogum-gunu.jpg" medium="image" />
	</item>
		<item>
		<title>İnsanlar Neyi Bekliyor?</title>
		<link>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/insanlar-neyi-bekliyor/</link>
		<comments>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/insanlar-neyi-bekliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 May 2008 15:37:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eylemli Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Düşünüp Güzel Davrananlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Kurtaranlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hayatı Kolaylaştıranlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran İslamı]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık ve Esenlik]]></category>
		<category><![CDATA[İnfak Edenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://salihler.wordpress.com/?p=157</guid>
		<description><![CDATA[
1-Allah’ın Azabının Gelmesini mi?
Onlar, bulut gölgeleri içinde, Allah&#8217;ın azabının ve meleklerin tepelerine inip işin bitmesini mi bekliyorlar? Bütün işler Allah&#8217;a dönecektir.2/Bakara-210

2-Meleklerin Gelmesini mi?
Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi, yoksa Rabbinin gelmesini mi, yahut Rablerinden bir takım mucizelerin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bir takım mucizeleri geldiği gün, bir kimse daha önce inanmamışsa veya imanıyla bir iyilik kazanmamışsa, [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=157&subd=salihler&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/aclik2.jpg" align="top" height="360" width="480" /></p>
<p><span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;">1-Allah’ın Azabının Gelmesini mi</span>?</p>
<p>Onlar, bulut gölgeleri içinde, Allah&#8217;ın azabının ve meleklerin tepelerine inip işin bitmesini mi bekliyorlar? Bütün işler Allah&#8217;a dönecektir.<span style="font-style:italic;"></span><span style="color:#bf0000;">2/Bakara-210</span><br />
<span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;"></span></p>
<p><span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;">2-Meleklerin Gelmesini mi?</span></p>
<p>Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi, yoksa Rabbinin gelmesini mi, yahut<img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/aclik4.jpg" align="right" height="227" hspace="6" width="350" /> Rablerinden bir takım mucizelerin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bir takım mucizeleri geldiği gün, bir kimse daha önce inanmamışsa veya imanıyla bir iyilik kazanmamışsa, imanı ona fayda vermez. Onlara: «Bekleyin, doğrusu biz de bekliyoruz» de.<span style="font-style:italic;"></span><span style="color:#bf0000;">6/Enam-158</span><br />
<span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;"></span></p>
<p><span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;">3-Mucizelerin Gelmesini mi</span>?</p>
<p>Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi, yoksa Rabbinin gelmesini mi, yahut Rablerinden bir takım mucizelerin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bir takım mucizeleri geldiği gün, bir kimse daha önce inanmamışsa veya imanıyla bir iyilik kazanmamışsa, imanı ona fayda vermez. Onlara: «Bekleyin, doğrusu biz de bekliyoruz» de.<span style="font-style:italic;"></span><span style="color:#bf0000;">6/Enam-158</span><br />
<span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;"></span></p>
<p><span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;">4-Kitabın Haber Verdiği Sonuçtan Başkasını-Şefaati mi</span>?</p>
<p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/aclik3.jpg" align="left" height="240" hspace="6" width="350" /> Kitap&#8217;ın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Sonuç gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar, «Rabbimizin peygamberleri şüphesiz bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek» derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler onları koyup kaçmışlardır.<span style="font-style:italic;"></span><span style="color:#bf0000;">7/Araf-53</span><br />
<span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;"></span></p>
<p><span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;">5-Rabbin Buyruğunun Gelmesini mi</span>?<span id="more-157"></span></p>
<p>Onlar kendilerine yalnız meleklerin veya senin Rabbinin buyruğunun gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmemişti, ama onlar kendilerine yazık ediyorlardı.<span style="font-style:italic;"></span><span style="color:#bf0000;">16/Nahl-33</span><br />
<span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;"></span></p>
<p><span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;">6-Sünnetullahtan Başka Bir Şeyi mi</span>?</p>
<p>Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi<img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/aclik1.jpg" align="right" height="283" hspace="6" width="350" /> kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah&#8217;ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah&#8217;ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.<span style="font-style:italic;"></span><span style="color:#bf0000;">35/Fatır-43</span><br />
<span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;"></span></p>
<p><span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;">7-Çığlığı mı?</span></p>
<p>Onlar; sadece bir tek çığlığı beklerler ki çekişip dururlarken o, ansızın kendilerini yakalayıverir.<span style="font-style:italic;"></span><span style="color:#bf0000;">36/Yasin-49</span><br />
<span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;"></span></p>
<p><span style="color:#0000ff;"></span><span style="font-weight:bold;">8-Kıyametin Ansızın Gelmesini mi</span>?</p>
<p>Onlar farkında değillerken kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar.<span style="font-style:italic;"></span><span style="color:#bf0000;">43/Zuhruf-66</span></p>
<p>Onlar kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar. Şüphesiz onun alametleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?.<span style="font-style:italic;"></span><span style="color:#bf0000;">43/Zuhruf-18</span><br />
<span style="font-weight:bold;"></span><span style="color:#0000ff;"></span></p>
<p><span style="font-weight:bold;"></span><span style="color:#0000ff;">9-Kendilerinden Öncekilerin Başına Gelenlerden Farklı Bir Şeyi mi?   </span></p>
<p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/bkknlkveefkatjh3.jpg" align="left" height="331" hspace="6" width="350" />Kendilerinden önce geçenlerin başlarına gelen olaylardan başka bir şey mi bekliyorlar? «Bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim» de.<span style="font-style:italic;"></span><span style="color:#bf0000;">10/Yunus-102</span></p>
<p><a href="http://www.kurannesli.net/forum/viewtopic.php?f=11&amp;t=1478" target="_blank"><span style="font-weight:bold;">FECR</span></a><br />
<!-- w --><a href="http://www.kurannesli.net/" class="postlink-local">www.kurannesli.net</a></p>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/salihler.wordpress.com/157/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/salihler.wordpress.com/157/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/salihler.wordpress.com/157/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/salihler.wordpress.com/157/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/salihler.wordpress.com/157/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/salihler.wordpress.com/157/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/salihler.wordpress.com/157/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/salihler.wordpress.com/157/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/salihler.wordpress.com/157/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/salihler.wordpress.com/157/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/salihler.wordpress.com/157/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/salihler.wordpress.com/157/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=157&subd=salihler&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/insanlar-neyi-bekliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Admin</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://www.aliaksoy.net/wp-content/aclik2.jpg" medium="image" />

		<media:content url="http://www.aliaksoy.net/wp-content/aclik4.jpg" medium="image" />

		<media:content url="http://www.aliaksoy.net/wp-content/aclik3.jpg" medium="image" />

		<media:content url="http://www.aliaksoy.net/wp-content/aclik1.jpg" medium="image" />

		<media:content url="http://www.aliaksoy.net/wp-content/bkknlkveefkatjh3.jpg" medium="image" />
	</item>
		<item>
		<title>Çoğunluğa Uymak</title>
		<link>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/cogunluga-uymak/</link>
		<comments>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/cogunluga-uymak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 May 2008 15:26:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eylemli Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Düşünüp Güzel Davrananlar]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran İslamı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://salihler.wordpress.com/?p=156</guid>
		<description><![CDATA[
İnsan başı boş değildir. Yaratıldığı andan itibaren bir takım kelimelerle Rabbi tarafından bilgilendirilmiştir. Ancak zamanla bu bilgiler yine kendisine emanet edilen insanlar tarafından yozlaştırılarak ya da gündemden düşürülerek tahrifata gidilmiştir. Bu yüzdendir ki Allah&#8217;ın her defasında peygamber seçerek insanlara hitap edişi bu yanlışlıkların tekrar düzeltilmesi içindir. İnsan hiçbir zaman başı boş değildir. İlahi hükümlerden uzak [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=156&subd=salihler&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/cogunluga-uymak.jpg" align="top" height="273" width="450" /></p>
<p><span style="font-family:Verdana;">İnsan başı boş değildir. Yaratıldığı andan itibaren bir takım kelimelerle Rabbi tarafından bilgilendirilmiştir. Ancak zamanla bu bilgiler yine kendisine emanet edilen insanlar tarafından yozlaştırılarak ya da gündemden düşürülerek tahrifata gidilmiştir. Bu yüzdendir ki Allah&#8217;ın her defasında peygamber seçerek insanlara hitap edişi bu yanlışlıkların tekrar düzeltilmesi içindir. İnsan hiçbir zaman başı boş değildir. İlahi hükümlerden uzak durduğu zaman bile bir boşluğun içinde olamaz. Hayat çizgimiz boyunca Allah&#8217;ın hükümlerini boşa çıkararak yapacağımız her girişimin akabinde o boşluğu mutlaka ve mutlaka Şeytan&#8217;ı memnun edecek hal ve davranışlar dolduracaktır. O halde önemli olan  nokta, kabı herhangi bir suyla değil arı duru olan berrak bir su ile doldurmamızdır. Vahiy, bu kirliliği rafine edici bir program olarak gönderilmekte ve hayatımızı da bu düzenlemeye uygun bir şekilde idare etmemiz istenmektedir.</span><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;">Aklı olan her insan bir şekilde taraftardır. Eğer iradesi kendi ellerinde değil de başkaları tarafından kumanda ediliyorsa birilerinin hesapları uğruna bu vazifeyi yürütür. Bu işin hiçbir zaman sıfır noktası yoktur. Yani yaşadığımız hayat ya Allah&#8217;ın istediği ölçülerde ya da onun reddettiği istikamettedir. Az önce söylediğim gibi inen ayetler bu istikametin ne yönde olması gerektiği hususunda ikazlar yapmaktadır. Bu yüzden Allah, insanlara seslenirken onları kendi tarafına davet etmekte, Şeytan ve onun yandaşlarından uzak tutmak istemektedir. Buna rağmen Allah&#8217;ın istediği yönde hareket etmeyen her insan kat&#8217;i suretle batılın yanındadır ve her adımda sapma açısı bir derece daha büyüyecektir.</span><span id="more-156"></span><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;">Adem&#8217;le başlayan bu bilinçlendirme onu ve eşini, düşmanı olan Şeytan&#8217;a karşı uyarmaktaydı. Ayağının Adem yüzünden kaydığını beyan eden İblis er veya geç bunun intikamını almaya yemin etmiş, sapmasına sebep olanları kıyamete kadar Allah&#8217;ın yolundan uzaklaştıracağına and içmişti. Daha ilk fırsatta her açıdan kolay bir hayatın içine bırakılan Adem ve eşini -mahiyetini bir kenara bırakarak söyleyeyim- yasak ağacın meyvasına uzandırarak Allah&#8217;a isyan ettirmişti. Ancak Allah, Şeytan gibi inadında diretmeyip tövbe eden bu insanları bağışlamıştı. Bu olaydan sonra sayamayacağımız asırlar ve ismini bilip bilmediğimiz peygamberler, toplumlar geldi, geçti. Artık Şeytan&#8217;ın her köşe başına diktiği yasak ağaçlar, koruluklar ve ormanlar halini aldı. Ne yazık ki bu nesiller kendilerini bir ağaçtan sakındırsalar bile başka bir ağacın meyvesine ram olmaya devam etmektedirler. Üstelik meyvelerin en zehirlisi olan şirk ağacından yedikten sonra maalesef diğer meyvelerin zehrinin farkına bile varamamaktadırlar. Şurasını mutlaka tescillememiz gerekmektedir. İnsanın başlangıcıyla beraber din de başlangıcını yapmıştır. Daha sonra gelen peygamberler ve tebliğ ettikleri hakikatler bir öncekinde mevcut olan tahrifatları gidererek toplumları yeniden ıslah sahasına çekmek içindir ve hepsinin de olmazsa olmaz başlangıcı rububiyetin ve uluhiyetin yalnızca Allah&#8217;a ait olduğu noktasında ilk hareketi ortaya koymalarıdır. Yani tevhid bozulursa her şey bozulmaktadır. Bu yüzden kenarda köşede kalan ya da öne çıkarmak istediğimiz salih amellerin hiçbir faydası olmamakta, salih amellerle birlikte Şeytan&#8217;ın yolunda yürünmektedir.</span><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;">Böyle bir şey nasıl olabilir? İnsan namaz kılarak, hacc yaparak, oruç tutarak, zekat vererek, v.s. amelleri yerine getirerek bu duruma düşebilir mi? Kur&#8217;an bu durumu Zümer suresinin 65. ayetinde çok açık beyan etmektedir. Şirk koşulduğu taktirde bütün amellerin boşa çıkacağı apaçık söylenmektedir. Bir toplumda ırk, renk, varlık-yokluk, kibir, gurur gibi anlayışların oluşturduğu sınırları kabul edilmez olarak belirtenlerin, &#8211; ki Allah&#8217;ın vahiyle bunları kaldırıyor olmasına rağmen &#8211; başka sistemlerin peşinden koşarak bu melanetlerin ilga olacağını savunması, bu durumun içine düşmektir. Öyle ki Allah rızası adına bir fakire yardım ettikten sonra o insanı acımasız ekonomik uygulamalarıyla sefil eden sistemin bekası için yapılan dualar sadece bu şekilde açıklanabilir. Vahyin amacı ıslahtır. Onu sadece bir hizmet programı gibi benimsersek otorite olmuş zulmün hakemliğinde adil bir hayat tarzı oluşturma çabası içine gireriz ki bu da boşa kürek çekmektir.</span><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;">Ne yazık ki bu güne kadar yapılan ve adına ıslah hareketi denilen çalışmalar hep kayba uğradı. Başlangıç hep hatalarla dolu ve peygamberlerin metodlarından uzaktı. Bu açmazları doğuran en büyük sıkıntı ise doğru bilgi noksanlığıydı. Taze icad edilen ve devralınan hizmet ve tebliğ metodlarıyla maalesef müslüman dünya her seferinde aynı noktayla  buluşmaktadır. Allah Resulü&#8217;nün oluşturduğu toplumu her seferinde örnek toplum olarak tanımlamamıza rağmen onların örnekliğindeki özellikleri gereği gibi inceleyememiş olmamız bu sefaleti ırsi hale getirmiştir. Üstelik henüz inmiş birkaç ayetle ayağa kalkan o günkü müminlerin sarsılmaz mücadelesini bilmemize rağmen, bu toplum evindeki Kur&#8217;an&#8217;la barışamamıştır. Böylece bizi terbiye eden ve eğiten kaynaklar her kafadan ayrı sesin çıkmasına ve farklı metodların gelişmesine sebep olmuştur.</span><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;">Şurası mutlaka ele alınmalıdır. O dönemdeki müminler sadece Kur&#8217;an ve Resulullah&#8217;ın önderliğinde bu işi başarmışlardı. Oysa bizim elimizde bugün de Kur&#8217;an var ve Peygamberin örnek ahlakı adına yazılmış yüzlerce ciltlik kitaplar mevcuttur. Bununla beraber kütüphaneler dolusu iyi ahlaklı çevre dostu müslüman yetiştiren ilave kaynakları da sayabiliriz. O zaman nasıl olur da bu imkan bolluğu içinde her geçen gün bir kat daha rezil olma başarısını sağlıyor olabiliriz? Kanaatimce sorun bilgi ve bilinç sorunudur. Ciltler dolusu kitabı hafızalarda taşımak, okunmuş kitapların ayaklı nüshası olmaktan öteye bir sonuç getirmemektedir. Fakat bu, bilinçle yapılan bir eylem olmuş olsaydı okunanların yaşanıyor olması gerekirdi. Şüphesiz bu toplum bir şeyleri İslam adına yaşamaktadır. Ancak bu yaşananlar Kur&#8217;an&#8217;ın neresindedir? Bu tartışılmasına bile gerek duyulmayacak kadar barizdir. Bugün sokaklar namazı kılmayan ama ezanı Türkçeleştirenlere küfredenlerle doludur. Ehl-i iman tuvaletten çıkınca kırk adım yürümeden abdest almaz ama okula giden kızının başını ilim uğruna açar-açtırır. Karşısına dikilip &#8220;Şu Kur&#8217;anı okuyun&#8221; deseniz, anlaşılamayacağına dair kırk delili bulmakta gecikmediği gibi &#8220;Biz kim Kur&#8217;an&#8217;ı anlamak kim&#8221; reddiyesinden sonra size öğrenmeniz gereken tefsir, hadis, usül, sarf-nahiv gibi yirmi küsur ilmi tedris etmenizi söyler. Bilal-ı Habeşi&#8217;nin kölelik kırbacı altında bu kadar ilim tahsili yapmadığını söyleseniz &#8220;O erişilmez yıldızlara uzanılamayacığını&#8230;&#8221; işitiverirsiniz. Sonra atı otla kandıran raviden hadis rivayet etmeyen Buhari&#8217;nin derlediklerini de Levh-i mahfuzdan gelmiş gibi kabul etmelisiniz. Gerçi atı kandıran adam karşısındaki Buhari&#8217;nin adaleti, devrindeki zalim sultanlara karşı ne şekilde tecelli etti bilmiyorum ama beni ağırlamak için tavuğunu buğday atarak yakalayıp kesen komşumun sözlerini dinlemekten imtina etmem.</span><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;">Şüpheli bilgilerin insanı doğruya götürme şansı yoktur. &#8220;Elimizdekiyle idare edelim&#8221; mantığı da bir müslümana yakışacak davranış değildir. O halde başvuru kaynağımızın kendisinde kesinlikle şüphe olmayan bir özellikte olması gerekmektedir. Bu da sadece ve sadece Kur&#8217;an&#8217;da mevcuttur. Bunun dışındaki kaynakları da hiç şüphe olmayan Kur&#8217;an&#8217;ın sıfatıyla özdeşleştirirsek şirke başlangıçta sapmış oluruz. Bu noktayı çok iyi tespit etmeli ve ayetleri yanlış görüşlere mahkum eden hezeyanlardan bir an önce sıyrılmalıyız. İnsanlara olan sevgilerimiz ve bağlılıklarımız bizi körü körüne bir yola sevketmemelidir. Birinci sorumluluğumuz ayetlere olmalıdır. Zaten Resulullah da ayetlere tabi değil miydi? Her seferinde mükellefiyetin, kendisine inen ayetler olduğunu söylüyor ve insanları buna uymaya çağırıyordu. O, hakkında ayet olmayan bir konuda kimseden bir yükümlülük istemiyor ve dine keyfi hükümler sokmuyordu. Ancak ondan sonraki dönemlerde ve her neslin bir sonraki nesle bıraktığı mirasta, cehalet inanılmaz seviyelere ulaştı. İnsanlar alması gerekenlerin değil de faydasız olanların peşine düştüler. Ashab-ı Kehf&#8217;in yaptıklarını ve tavırlarını örnek almak yerine köpeklerinin adını ve sayılarını gündemlerine aldılar. Kadir suresinin içeriği yerine ondaki geceyi seksen senelik günahlarını bağışlatma aşkına Ramazan&#8217;ın kaçıncı gecesinde bulacaklarını araştırdılar ve o gün bu gün hala aramaktadırlar. Şüphe yok ki bu tarz oyalama ve oyalanmalar o dönemdeki idareleri rahatsız etmediği gibi teşvik de görüyordu. Devleti idare eden zalimlerin yaptıklarına karışmayan ve onlardan ulufe koparmak için sıraya geçen alimlerin! Zulkarneyn&#8217;in iki boynuzu arasındaki mesafenin kaç arşın olduğunu ölçme çabaları takdir ile karşılanıyordu. Halk ise ümmeti selamete çıkaracak bu tesbitleri kürsü dibinde huşu içinde dinliyordu. Yani pirenin insandan çektiği kan Hüseyin&#8217;in kanından daha fazla gündemdeydi. Fıkıhta elde edilen bu süper ilerlemelerin arkasından İslam olduğunu söyleyen ümmetin bu an sahip olduğu görüntü inanın bir adım bile  mesafe kaydetmemiştir. Dün Zulkarneyn&#8217;in boynuzlarını tetkik edenler bugün onun uzaya ilk çıkan insan olduğu tezlerini yazarak taze buluşlarıyla iftihar ediyor olabilirler. Ancak bu ümmet keşif hesabına bir karış daha yere batmıştır. Bunların hesabına göre beni bu yeryüzü zalimlerine terk ederek uzaylıları ıslaha giden Zulkarneyn&#8217;le benim hiçbir işim olmadığı gibi onun çağrı yaptığı din de sadece NASA&#8217;yı ilgilendirir! </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;">Uçağımız düşmüş ve biz ne yapıp edip kara kutusunu açmalıyız. Her seferinde yere çakıldıktan sonra &#8220;Takdir-i ilahidir&#8221; diyerek aynı facialarla karşılaşmak istemiyorsak hatalarımızı gösterecek kaynağı mutlaka incelemeliyiz. Suçu birgün uçağa bir gün pilota atarak bu işin içinden çıkmamız mümkün değildir. Kesinlikle ne bu pilot bizim pilotumuz olmalı ne de bu uçak bizim uçağımız olmalıdır. Bir kere daha bu örneği arkamıza alarak konuşacak olursak insaf sahibi her müslümanın diyeceği söz şu olmalıdır. Ne bu din benim dinimdir ne de bu peygamber benim peygamberimdir. O, kendisine indirilen ayetlerle yirmi üç yılda azgını ve kölesiyle, zengini ve fakiriyle, kadınıyla erkeğiyle yeni bir toplum oluşturdu. Biz elimizdeki kalıntı mantıkla ve bilgiyle hareket ettikçe, değil yirmi üç yıl yirmi üç yüzyıl boyunca hala aynı sefaleti yaşamaya devam edeceğiz. Bunu ispatlamaya gerek olmadığı gibi İslam dünyası dediğimiz coğrafyanın içinde bulunduğu hal delil olarak yeterlidir. İşin daha üzücü yönü de bu zavallılığa rağmen hala bulunduğumuz yerde saymamızdır. Herkes, peşine düştüğü hocayı ya da kaynağı karşısına alarak &#8220;Bu ne hal ve bu bilgi beni niye kurtarmıyor?&#8221; sorusunu sormadıkça ve cevabını aramadıkça dünya rezaletinden kurtulamadığı gibi Ahiret azabından da kurtulamayacaktır. Bu sebepledir ki Allah ile beraber başka ilahlar tutma hastalığından sıyrılarak doğru bilgiyi doğru metodla uygulama yoluna girmeli, dünya ve Ahiret kurtuluşumuzu sadece Allah&#8217;tan gelen emirler bütününde aramalı, önümüze çıkan kaynakları da hak ve batılı ayırdeden süzgece yani Kur&#8217;an&#8217;a vurmalıyız. O zaman asırlardır ve günümüzde olmak üzere bizi uyutan aldatan ve saptıran kaynakların ve liderlerin nasıl sapır sapır döküldüklerini göreceğiz. İşte o zamandır ki &#8220;Ben müslümanım&#8221; diyen bu topluluk imanın taze soluğuyla karşılaşacak, mücadelesini kazansa da kaybetse de Allah indinde galip olduğunu anlayacaktır. Bütün bunlardan sonra Allah, azların çokluklara nasıl galip geldiğini ortaya çıkaracaktır. Kur&#8217;an birçok kıssada bu az gurupların nasıl kalabalık yığınların fevkinde kaldıklarını göstermektedir. Nuh ve yandaşları azdı ama kurtuldular. Musa ve onu takip edenler azınlıktılar ama boğulan Firavun oldu. Mağaraya sığınanlar bir avuçtu ama, Romalılar yok oldular. Resulullah ve müminler azdılar ama kazandılar. İşin mükafatça büyük yanı ise Ahirette kesinkes kazanmış olmalarıdır. Müslümanların bu söylediklerimle ilgili olarak gücü Allah&#8217;ın yanında aramaları gerekir. Zaten Allah, üstünlüğü kendisine olan bağlılıkta kabul etmekte ve &#8220;İnanıyorsanız üstünsünüz &#8220;demektedir. Kitabın hiçbir ayetinde &#8220;Çoğunluğu sağlarsanız üstünsünüz&#8221; ifadesi yer almadığı gibi bu üstünlüğü elde etmenin yolunun da bir takım fedakarlık yürüyüşlerinden sonra ortaya çıktığını beyan etmektedir. Bunun dışında bedavacı bir mantıkla önümüze koyulan tuzaklar her halükarda sadece belli bir zümrenin üstünlüğünü tepemize tayin etmekten öte bir sonuç getirmeyecektir. Özellikle peygamberlerin metodunu bir kenara atarak periyodik aralıklarla yapılan sandık cihadıyla kurutuluşa erebileceğimizi, birilerinin eteğinden tutarak mübarek nazarlarıyla ihya olacağımızı ve dünya-ahiret saadetimizi sağlayacaklarını düşünerek asla felah bulamayız. Evet, müslümanların, sistem tarafından öne çıkarılan Bel&#8217;amların gayretiyle demokrasiyi İslam sanma hastalığından derhal kurtulmaları gerekmektedir. Bir kere burada şura ve demokrasinin oluştuğu ortamı doğru tahlil etmek gereklidir. Şurada seçilebilecek olanların hepsi müslüman olmalı ve sadece İslam&#8217;ın esaslarını dikkate alarak Kur&#8217;an&#8217;a göre hüküm vereceklerini beyan etmeleri gerekmektedir. Oysa bugün İslam&#8217;la barıştırılmış demokraside, seçilenler Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali değildir. Uygulayacakları ise İslam değildir. Üstelik bugün İslami esaslarla devlet kurumlarının bir karar vermesi Kemalizm&#8217;e karşı şirk koşmak! (Üstelik bu şirk sizi hemen yeryüzü cehennemine sokuverir) olduğuna göre uzattığımız elin nerelere vardığını hesaplamamız gerekmektedir.</span><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;">Dinimizi çok iyi seçmeliyiz. İş, dönüp dolaşıp tercih noktasına gelmektedir. Bu tercih Allah tarafından mı belirlenecektir yoksa O&#8217;ndan başkaları tarafından mı? İkinci şık mutlak anlamda şirk demektir. Bir beşerin asla Allah&#8217;ın hüküm alanına müdahale hakkı yoktur. Her kim bu alanda Allah&#8217; a rağmen birşeyler dayatmaya kalkar ve kim bu dayatmaları ilke olarak benimserse Allah&#8217;a harp ilan etmiş olur. Yıllardan beridir din denildiği zaman insanlarımızın aklına ne yazık ki sadece ya İslam ya da Yahudilik ve Hıristiyanlık geldi, getirildi. Oysa sorun bu akla gelenlerin sadece ilahi olanlardan olmasında da saklıdır. Her ne kadar bazıları okudukları ilahiyat fakültelerinde ve imam-hatip liselerinde dinler tarihiyle ilgili olarak beşeri dinleri incelemişlerse de, onların tarihin tozlu sayfalarında kaldığını düşünerek bunların bugün de var olduğunu gündeme getirmemişlerdir. Bu sorun tam anlamıyla ele alındığı taktirde mevcut olan demokrasilerin, laikliklerin, milliyetçiliğin, hurafelerin, tasavvufun, komünizmin, ırkçılığın v.s. tesirli bir din olduğunu göreceklerdir. İsimlerini geri plana alarak muhtevalarından hareketle bunları incelerseniz hepsinde aynı özelliği görebilirseniz. Bir kere hepsi insanoğlunu kendi kriterlerine çağırmakta onlar için belirlemiş olduğu hayat tarzına çağrı yapmaktadır. Hepsinin ekonomik, askeri, hukuki esasları mevcuttur. Belirli müeyyideleri ve bunlar için yaptırım hususları bulunmaktadır. Beşeri dinlerde mevcut olan bu özellikler bütün ilahi dinlerde olduğu gibi son din olan İslam&#8217;ın içinde de vardır. Ancak sorun bunların içerik olarak bulunmasında değil bu programın kim ya da kimler tarafından yapıldığı ile ilgilidir. Eğer mevcut program bir beşer ya da beşerden müteşekkil gruplarca yapılmışsa Allah buna hiçbir şekilde razı olmamakta, bu iddiayı kendisine ortak koşmak olarak kabul etmektedir. Üstelik Allah, bu tarz beşeri sistemleri yeryüzünde  de Ahirette de kayba uğratıcı olarak beyan etmektedir. Ne yazık ki müslüman olduğunu söyleyen kesimler belki bilerek belki de bilmeyerek saymış olduğumuz beşeri dinleri ya kısmen ya da tamamen benimsemişler ve onların esaslarını hayatlarına ilke etmişlerdir. Bunun korkunç bir zulüm olduğu ise ne kürsüde, ne okulda ne de hafızların yetiştiği kurslarda söylenmiştir. Bu yüzden insanımız din denildiğinde işin içine illaki bir meleğin peygambere, Allah katından getirdiği haberi koymaktadır. Bu sadece sofrayı bir kenarından tutmaktır. Öyle olmadığını Kafirun suresinde açık seçik görmekteyiz. Müşriklere hitaben: &#8220;Sizin dininiz size benim dinim banadır&#8221; dendiğinde, onların içinde bulundukları din Allah katından inmiş bir din miydi? Şüphesiz oldukça farklıdır. Ancak daha önceleri Allah katından gelen dinlerle bağlantısı yok değildir. Pekala biliyoruz ki Resulullah&#8217;ın tebliğe başladığı dönemde Kabe ve İbrahim o dönem için de kutsaldı. Ancak bu iki ismin hatırlattığı tevhid ortadan  kalkmış, geriye sadece örf ve hatıralar kalmıştır. Zamanla heva ve heveslerin tazyiki altında tahrifata uğrayan dinden geriye kalanlar ise asla Allah&#8217;ın çağırdığı kurtuluş yolu değildir ve içinde İslam&#8217;dan ne kadar unsur bulunursa bulunsun öz itibariyle ziyana uğradığı için beşeri bir pozisyona bürünmüştür.</span><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;">Vahiy yine gelmiştir. İlginçtir ki bu vahiy yeni bir Kabe inşaatından bahsetmiyor, Safa ve Merve&#8217;yi başka yere taşımıyor, ihram yerine başka bir giysi emretmiyordu. Müşriklerin Kabe&#8217;ye olan hürmetlerinden ve namazlarından bahsediyordu. İbrahim, inen ayetlerle yeniden tanıtılıyordu. O&#8217;nun oğluyla inşa ettiği Kabe, şimdi putlarla dolu olduğu halde, çocukluğunda putları nasıl kırdığı anlatılıyordu. Bilinç mağduru olmuş ve olmaya zorlanmış toplum işte bunu göremiyordu. İbrahim, hala mukaddesti ama Kabe ne yazık ki putlarla doluydu. Bugün sahip olduğumuz İslam anlayışı ne acıdır ki peygamberimiz dönemindeki Kabe&#8217;nin konumu gibidir. Üzerimizde İslam&#8217;ın varlığını savunurken içimizin sayısız putlarla dolu olduğunu ne yazık ki göremiyoruz. Bugün de içimizde yerleşmiş putları kah Allah&#8217;a yakın olma bahanesiyle kah menfaatlerimiz kah gemilerimiz yüzsün diye biriktirmişiz. İçimizi bu kofluklarla dolduran Ebu Cehillerin peşinden giderken İslam&#8217;ın yüceliğini savunmak ve yaşandığını ikrar etmek, putlarla doldurulmuş Kabe&#8217;nin Allah indindeki meşruiyeti gibidir. Biz müslümanların İslam&#8217;ı getirdiği hal işte budur. Dışarıdan seyrederken hatırınıza Allah gelmekte, içine bakıldığında her türlü şeytani pisliğin dolmuş olduğunu görmekteyiz. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;">İkide bir feveran ederek &#8220;İslam elden gidiyor&#8221; çığlığıyla bağırmak yerine, şu elimizden gidecek İslam&#8217;ın ne olduğuna bir bakarsak çok daha sağlıklı bir yaklaşım sergilemiş oluruz. Şimdi müslümanlara soralım: &#8220;Hangi İslam&#8217;ı kaybetmekten korkuyorsunuz?&#8221; İdeolojik sarhoşlukların altında kıldığınız ve sizi Allah&#8217;tan başka herkese secde ettiren namazınızı mı? Yoksa onbir ayın sultanında akşama kadar aç kalıp sistemin müstekbir sultanlarınca kriz, enflasyon, dış ve iç borç dalgası altında bayat ekmek kuyruğuna geçen insanların on iki ay çektikleri sıkıntılarını hatırlamayı aklınıza getirmediğiniz iftar vaktini mi? Hacca gidip Mina&#8217;daki şeytanları taşladıktan sonra onların yeryüzündeki varisleriyle sizi sıkı fıkı etmekten çekinmeyen akidenizi mi? &#8220;Allah&#8217;tan başka ilah yoktur&#8221; dedikten sonra mevcut ilah enflasyonunda Allah&#8217;ın ilahlığını neredeyse aklınıza getirmeyen Kelime-i Tevhidinizi mi? Arapçasıyla da Türkçesiyle de, yıllardır üzerinize atılan ölü toprağına üfürmesine fırsat tanımadığınız ezanınızı mı? Hakikaten biz hangi İslam&#8217;ı kaybetmekten korkuyoruz? Cevabı gayet kısa ve yalındır. Bizim kaybetmekten korktuğumuz İslamiyet, sistem tarafından asla kaybına fırsat verilmeyen, Peygamber tarafından da asla yaşanmayan İslam&#8217;dır. Gerçekten, bir başörtüsü sorunu karşısında sapır sapır dökülen toplumun sorunu amel-i salih değil akide sorunudur. Allah Resulü&#8217;nün ilkeleri uğruna çok şeyi, özellikle yaşadığı diyarı terketmesini bilmemize rağmen biz bu değer konusunda makamlarımıza, maaşlarımıza ve diplomalarımıza Allah&#8217;ın ipinden daha sıkı sarıldık. Ama gördüğümüz gibi ip kopuverdi ve şimdi her vadide şaşkın şaşkın gezen şairlerin etrafında toplanıp büyük büyük mitinglerde avuçları efendilerince doldurulacak olanların Muallekatü&#8217;s Seba&#8217;larını dinliyor ve onları alkışlıyoruz.</span><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;">Hak, asla kalabalıkların gittiği yolda değil yanlızların, ayak takımı olarak nitelenenlerin gittikleri yolda kazanılacaktır ve Allah çoğunluğa uydukça haktan sapacağımızı ayetiyle bildirmektedir. İnsanların akın akın ve sürüler halinde uğradığı bu erozyonda biz de kaybolmak istemiyorsak sadece gelip geçici olan şu dünya hayatının yalanlarla dolu vaatlerini yapanların peşinden giderek değil, İncir ve Zeytin Diyarı&#8217;nı, Sina Dağı&#8217;nı ve Emin Belde&#8217;yi aydınlatan kaynağa, vahye dönerek yolumuzu bulabilir; o zaman toplumda bütün zorluklara rağmen değişimin nasıl gerçekleştiğini, &#8220;Bir avuç&#8221; sayılanların &#8220;Zalimleri nasıl bir inkılaba&#8221; uğrattığını görebiliriz.</span><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><a href="http://www.iktibas.info/dergi/kasim/dusunce2.htm" target="_blank">CEMAL ÇAĞLAK &#8211; İKTİBAS</a></span></p>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/salihler.wordpress.com/156/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/salihler.wordpress.com/156/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/salihler.wordpress.com/156/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/salihler.wordpress.com/156/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/salihler.wordpress.com/156/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/salihler.wordpress.com/156/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/salihler.wordpress.com/156/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/salihler.wordpress.com/156/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/salihler.wordpress.com/156/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/salihler.wordpress.com/156/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/salihler.wordpress.com/156/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/salihler.wordpress.com/156/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=156&subd=salihler&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/cogunluga-uymak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Admin</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://www.aliaksoy.net/wp-content/cogunluga-uymak.jpg" medium="image" />
	</item>
		<item>
		<title>1 SMS 5 YTL,  1923&#8242;e boş mesaj at, sen de bir fidan dik !</title>
		<link>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/1-sms-5-ytl-1923e-bos-mesaj-at-sen-de-bir-fidan-dik/</link>
		<comments>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/1-sms-5-ytl-1923e-bos-mesaj-at-sen-de-bir-fidan-dik/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 May 2008 15:26:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Adaleti Gözetenler]]></category>
		<category><![CDATA[Barışı Sağlayanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Eylemli Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Düşünüp Güzel Davrananlar]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Kurtaranlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hayatı Kolaylaştıranlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran İslamı]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık ve Esenlik]]></category>
		<category><![CDATA[Sözlerinde Duranlar]]></category>
		<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[İnfak Edenler]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://salihler.wordpress.com/?p=140</guid>
		<description><![CDATA[

 Yeşil Bir Türkiye İçin
 Ağaçlandırma Seferberliğine
 Sen de Katıl.. 





    Ağaçlandırma Seferberliği Başladı!..
Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolu Seferberliği  yurt genelinde başlatıldı. Eylem planı kapsamında 5 yılda 2 milyon 300 hektarlık alanda erozyon kontrolü, ağaçlandırma ve ormanların iyileştirilmesi çalışmaları (rehabilitasyon) yürütülecektir.

Kampanyaya destek verecekler için;
 
SMS: 1923 (Tüm Operatörler için 1 SMS [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=140&subd=salihler&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p style="text-align:center;"><img src="http://www.agaclandirmaseferberligi.gov.tr/img/fdn.jpg" border="0" /></p>
<p><!--img src="./img/as_start.gif" border=0--></p>
<p align="center"><span class="b2s"> Yeşil Bir Türkiye İçin</span><br />
<span class="b2s"> Ağaçlandırma Seferberliğine</span><br />
<span class="b2s"> Sen de Katıl.. </span><br />
<span class="b2s"></span></p>
<p><span class="b2s"><br />
<a href="__doPostBack('LinkButton1','')" id="LinkButton1"></a></span></p>
<p style="text-align:center;"><a href="__doPostBack('LinkButton1','')" id="LinkButton1"><img src="http://www.cevreorman.gov.tr/img/hrtr.gif" border="0" /></a></p>
<p style="padding-right:30px;padding-left:30px;">
<p align="center"> <span class="b2r">   Ağaçlandırma Seferberliği Başladı!..</span><br />
Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolu Seferberliği  yurt genelinde başlatıldı. Eylem planı kapsamında 5 yılda 2 milyon 300 hektarlık alanda erozyon kontrolü, ağaçlandırma ve ormanların iyileştirilmesi çalışmaları (rehabilitasyon) yürütülecektir.</p>
<p align="justify">
<p align="center"><strong>Kampanyaya destek verecekler için;</strong><br />
<span class="b2r"> </span></p>
<h2 align="center"><font color="#ff0000"><span class="b2r">SMS: 1923 (Tüm Operatörler için 1 SMS 1 Fidan: 5 YTL)</span></font></h2>
<h3 align="center"><span class="b2r"></span></h3>
<p align="center"><span class="b2r"> Hesap No: T.C. Ziraat Bankası, 1923</span></p>
<p align="center"><a href="http://www.agaclandirmaseferberligi.gov.tr/" target="_blank">T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı</a></p>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/salihler.wordpress.com/140/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/salihler.wordpress.com/140/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/salihler.wordpress.com/140/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/salihler.wordpress.com/140/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/salihler.wordpress.com/140/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/salihler.wordpress.com/140/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/salihler.wordpress.com/140/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/salihler.wordpress.com/140/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/salihler.wordpress.com/140/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/salihler.wordpress.com/140/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/salihler.wordpress.com/140/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/salihler.wordpress.com/140/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=140&subd=salihler&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/1-sms-5-ytl-1923e-bos-mesaj-at-sen-de-bir-fidan-dik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Admin</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://www.agaclandirmaseferberligi.gov.tr/img/fdn.jpg" medium="image" />

		<media:content url="http://www.cevreorman.gov.tr/img/hrtr.gif" medium="image" />
	</item>
		<item>
		<title>Vahiy Savunması / Kuran Dışı Vahyin İmkansızlığı</title>
		<link>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/vahiy-savunmasi-kuran-disi-vahyin-imkansizligi/</link>
		<comments>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/vahiy-savunmasi-kuran-disi-vahyin-imkansizligi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 May 2008 15:25:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Adaleti Gözetenler]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Düşünüp Güzel Davrananlar]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Hayatı Kolaylaştıranlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran İslamı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://salihler.wordpress.com/?p=155</guid>
		<description><![CDATA[MEHMET YAŞAR SOYALAN
Genel anlamda bütün vahiylerin, özel anlamda da Kuran vahyinin herhangi bir savunmaya ihtiyacı bulunmakta mıdır? Veya bugün özellikle Kur’an vahyi için söylüyoruz, savunmayı gerektirecek bir saldırı ile karşı karşıya mıdır? Bu kitabın yazarı, Kur’an vahyinin nazil olduğu ilk günden bugüne, hep bir saldırı ile karşı karşıya olduğunu inandığı için bu kitabı kaleme almıştır [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=155&subd=salihler&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/vahiy-savunmasi.jpg" align="left" height="350" hspace="6" width="225" />MEHMET YAŞAR SOYALAN</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Genel anlamda bütün vahiylerin, özel anlamda da Kuran vahyinin herhangi bir savunmaya ihtiyacı bulunmakta mıdır? Veya bugün özellikle Kur’an vahyi için söylüyoruz, savunmayı gerektirecek bir saldırı ile karşı karşıya mıdır? Bu kitabın yazarı, Kur’an vahyinin nazil olduğu ilk günden bugüne, hep bir saldırı ile karşı karşıya olduğunu inandığı için bu kitabı kaleme almıştır ve elinden geldiğince bir kitap çerçevesi içerisinde bu saldırıların dayandığı iddiaları çürütmeye çalışmaktadır. O Kur’an vahyine yapılan saldırıların en etkili olanının içten yani ona inandığını ifade edenlerden geldiğine inanmakta, hem mesajının hem de hedeflerinin bilinçli veya bilinçsiz karatıldığını düşünmektedir. Bu nedenle yaptığı savunma yapılan karartmayı kaldırmaya ve vahyin gerçek mesaj ve hedeflerinin gün yüzüne çıkarılmasına yöneliktir. Elbette “Kur’an vahyi herhangi bir saldırı ile karşı karşıya değil, O’nun herhangi birisi tarafından savunulmaya ihtiyacı yoktur, O”, esaret altına alındığını düşündüğümüz “torbalar veya kutular içerisinde işlevini yerine getirmektedir” diyorlarsa bu kitapta onları memnun edecek herhangi bir ifade yer almamaktadır. Ancak bu düşüncede olanlar, Peygamberimizin ve arkadaşlarının sağlıklarında Kur’an’ın hem mesajını hem de metnini sonraki kuşaklara ulaştırmak için yaptıkları çabaları anlamsız gayretler olarak görüyor olmalıdırlar. Ayrıca Müfessirlerin veya diğer ülemanın Kur’an mesajının doğru anlaşılmasına yönelik çabalarını da gereksiz buluyor olmalıdırlar.</span><span id="more-155"></span><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bilindiği gibi Kuran vahyinin yeryüzünü şereflendirmesinin üzerinden yaklaşık olarak bin beş yüz yıl geçti. Nazil olduğunda hem indiği bölgeyi ve bölgedeki o insanları hem de çevre bölgeleri ve insanlarını aydınlattı. Ama bu vahyin en temel iddiası, zaman ve sınır tanımadan tüm yeryüzünü ve içindeki akıl sahibi sakinlerini sonsuza kadar aydınlatmaya devam etmekti. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Ancak kendisine inandıklarını söyleyenlerin yaptıkları karartma yüzünden yeryüzünü gereği gibi aydınlatamıyor. Bu karatma kelimelerinin anlam kaymasına uğratılmasının yanında, yanlış uygulamaların kaynağı olarak gösterildiği için de böyledir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İşin özü, Kitapta etraflı bir şekilde tartıştığımız gibi, yüzlerce nedenden dolayı ilk nesil/ilk muhataplardan sonra gelenler (geneli kastediyoruz), ya bu vahiyle ilişkilerini keserek, O’nu arkalarına attılar ya da O’nun kelime ve kavramlarının içini boşaltarak, sahip oldukları somut /zahiri veya batini bakış açılarına göre yeniden inşa ederek yorumlayıp, gerçekteki anlam ve hedefleriyle bağını kestiler . Böylece nurunun ve hidayetinin önünü tıkadılar. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an vahyinin gerçek mesaj ve hedefinden saptırılmasını ve bunun sonuçlarını bugün çok farklı alanlarda görmemiz mümkündür. Kur’ani herhangi bir kavramı, örneğin, hikmet kavramını, fısk kavramını, mescid kavramını, şefeat kavramını, sünnet kavramını, Risalet ve vahiy kavramlarını incelediğinizde bu kelimelerdeki anlam kaymalarını açıkça görebilirsiniz. Aynı sorunlar uygulamalara yönelik konular için de söz konusudur. Örneğin, kölelik, sadaka/paylaşma, miras, yönetim/istişare ve kadının toplumsal statüsüne yönelik ayetler için de söz konusudur. Tüm bu sapma ve yanlış uygulamalar ortaya koymaktadır ki, ilk neslin Kur’an algılamaları ile sonraki nesillerin Kur’an algılamaları ve algılamalara dayanarak ortaya koydukları uygumlalar arasında önemli farklılıklar vardır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu farklılığın bizce temel nedeni Müslümanların sonraki dönemlerde sahip oldukları zahiri/somut ve batini/mistik anlayışlardır. Bu anlayışların kök ve budak salması da çevre kültürlerden devşirilen Kuran dışı vahiy anlayışı ile mümkün olmuştur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İşte bu kitapta, Kur’an vahyi bu anlayışlara karşı savunulmaktadır. Çünkü mevcut İslam algılamamız bu anlayışlar üzerine bina edilmiştir. Kur’an ayetlerini de bu algılamaya göre okumaktayız. Böyle olunca, metin olarak okuduğumuz şey Kur’an olmakla beraber, onu zihinsel işleme tabi tutmaya başladığımızda, yani onu anlam sahamıza indirmeye başladığımızda anlamlarda oluşan buharlaşma onu gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">ÖNSÖZ’den… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu çalışmanın asıl teması, Kur&#8217;an dışı vahiy algılamasının Kur’ani bir temelinin olup olmadığının bir tespitini yapmaktır. Bunun için Kur&#8217;an’ın, vahiy ve resul öğretisinin ne olduğu konusunda bir anlayış geliştirmeye çalışılarak, Kur&#8217;an dışı vahiy iddiasının, bu resul ve vahiy öğretisi karşısındaki konumu ifade edilmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda ilgili iddianın ileri sürdüğü deliller, özellikle de Kur&#8217;an ayetlerine dayanarak ileri sürdükleri iddialar tek tek ele alınarak, ilgili ayetler, siyak sibakı, konu ve Kur&#8217;an bütünlüğü, ayrıca nüzul ortamı da göz önünde bulundurularak cevaplandırılmaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu nedenle çalışmaya öncelikle; Kur&#8217;an’ın vahyedilmesi ile ilgili temel kavramlar ele alınarak başlanmaktadır. Bu terimlerin dildeki ve Kur&#8217;an’daki kullanımlarından örnekler verilerek, sözünü ettiğimiz anlayışla ilgisi araştırılmaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bilindiği gibi Kur&#8217;an, “Arapça bir kitaptır”, bu nedenle Arapça dil yapısı ve dil algılaması önem arzetmektedir. Çünkü insanlar, kendileri dışındaki dünyayı ana dilleri ile algılarlar. Dil algılamaları hem çevre algılamalarını hem de din algılamalarını şekillendirir. Dil bir süreç içerisinde oluşur ve oluşmaya devam eder. Ancak bu süreçteki hazır dil algılaması, o dili kullananların hayat ve eşya algılamalarını da yönlendirir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">GİRİŞ’ten… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İkinci nesil ve arkasından gelen kuşak, Müslüman egemenliğinin İspanyadan Çin’e kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılması karşısında bu bölge halklarını kendi inançları ve hayat algılamaları içerisinde eritip kaynaştıramayınca onlar yeni geleneklerin hayat algılamaları içerisinde kaybolup gittiler. Adı İslam olan ancak gerçekte eski kültürlerinin egemen olduğu hayat , Müslüman coğrafyayı bütünüyle istila etti. Bu süreçte etki ile tepki iç içe yaşadı </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Müslümanların fehettikleri bölgelerde asimile olmaları, Arap kökenlilerde özellikle de bedevi geleneğinden gelenlerde bir tepkinin oluşmasına ve Arap asabiyesini canlanmasına neden oldu. Onlara göre herşey bozulmuş, ipin ucu kaçırılmıştı. Özellikle şehirlerdeki insanlar kendi köklerine yabancılaşmışlardı. Şehirleşme/medeniyet bozulmayı getirmişti. Arap geleneğinin ve Arap dilinin bozulmadan kaldığı tek yer ve çöller ve çöllerdeki vahalardı. Oralara medeniyet girmemişti. Araplar bu bu “yabancı” kültür içerisinde kaybolup gidiyorlardı. Bu algılamanın bir sonucu olarak “yabancı”olana tepki gösterilip çöl kültürü ve geleneği, başka bir deyişle Cahiliye gelenekleri ve onların hayat algılamaları kutsanmaya başlandı. Ve “bedevi kültürü” istenilir bir şey oldu . Gelenek ve dil, çöl insanının yaşantısı, dil algılaması ve konuşması esas alınarak yeniden inşa edildi. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu dil somut/zahiri anlatıma dayalı bir dildi. Arapça tüm kuralları ve lügatleriyle birlikte bu anlayış ve gelenek üzerine kuruldu. Sonraki dönemlerdeki bütün dini terminoloji de oluşan bu yeni yapıya göre şekillenmişti. Bu nedenle Kur&#8217;an’daki sembolik anlatımlar ve mecazlar somut anlatımlar olarak tefsirlerde yer almaya başladı. Arttık alimler/müfessirler/ fakihler bile olaylara sadece zahiri gözlüklerle bakıyorlardı. Şafii ve onu takip edenlerin yaklaşımlarında de açıkça görüldüğü gibi soyut bütün kavramlar, somut kavramlar olarak sunulmaya başlandı. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu nedenle “Allah arşa istiva etti “ ayeti somut bir olay olarak algılanmış, örneğin, İbni Teymiyye, minberden bir basamak inerek (işte böyle diyerek) istiva ifadesini somutlaştırmıştı. Bu nedenle bugün bile soyut bir çok anlatımı aynı şekilde somut ifadeler olarak algılamaya devam ediyoruz. Bunun bir yansıması olarak Peygamber gerçekten, fiziki anlamda miraca çıkmıştı. Melekler bir varlık olarak, bir cisme dönüşerek Allah’ın resulüne gelmişti. Allah kul Muhammed ile iki arkadaşın konuştuğu gibi konuşmuştu. Bunun için, eli, gayri ihtiyari olarak eşinin eline değen birisinin aptesini yeniden alması gerekirdi. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu algılama biçimi elbette burada durmadı. Kur&#8217;an dışı vahiy algılaması ile birleşince mevcut durum ortaya çıktı. İç içe girmiş çelişkilerin ve birbirini tetikleyen bozulmaların da ana nedeni oldu. Çünkü bu anlayış, vahyi sıradanlaştırdığı gibi Allah’ı da sıradanlaştırdı. Böylece her şeyin hakimi ve sahibi olan Allah, bu vahiy sağnağı sonucunda oluşan anlayışa sahip insanlar açısından, kutsiyetini ve yaptırım gücünü kaybetti. Çünkü vahiy bombardımanı altında kalan insanlar, bir noktadan sonra onu kanıksadılar ve önemsemez oldular. Bu önemsemezlik aynı şekilde ana kaynağa da yöneldi. Böylece vahyin yaptırım gücü de ortadan kalkmış oldu. Bu vahiy sağnağı sonucunda insanlar aynı yoğunlukta dünyevileşme krizine tutuldular. Abbasi ve Emevi dönemleri incelenirse toplumların aşırı şekilde dünyevileştikleri görülür. Mescitlere egemen olan “gulat”anlayışların bir yansıması olarak, sokaklar ve saraylar alabildiğine dünyevidir. Her şey birebir tecrübe edilerek yaşanmakta, ancak bir sonraki tecrübe her zaman bir öncekinden daha bir ben merkezci olmakta, dünyevileşmenin dozu biraz daha artmaktadır. Bedelini ödediğinizde kişilerin saf değiştirmesi çok sık raslanan bir durum olduğu için, dik duranların ve muhalif çizgisinde sebat eden alim sayısı hergün biraz daha azalmaktadır. Elbette, ekonomik ve askeri gücü elinde bulunduranların alıp satma imkanları da alabildiğine fazla olduğundan, bazen havuç bazen sopa göstererek istediğini istediği fiyata alabilmektedir. Bunun sonucu olarak güç ve otorite algılaması da büyük oranda değişmiştir. Mescitlerse bu gücü kutsama ve meşrulaştırma alanlarına dönüşmüştür. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Ekonomik, askeri ve siyasi gücü elinde bulunduranlar gerçek güç sahibi olarak tanımlanırlar. İlahi adalet; Allah’ın otoritesi ve iradesi gibi kavramlar ancak bu gücü daha da pekiştirmek için bir anlam ifade ederler. Bugünkü meşhur ifade biçimi ile, bunlar, hukukun veya haklının gücünü değil de, gücün hukukunu oluşturur. Hakim otoritenin gücünü temsil ederler. İnsanlar da hakim otoriteyi enselerinde hissettikleri oranda onun kurallarına tabi olurlar. Fırsatını buldukları her ortamda kuralları ihlal ederler. Çünkü yasaların yaptırımı ancak suç üstü veya şikayet halinde gerçekleşebilmektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu durum insanların dünyevileşmeleri, herşeyi güç ve çıkar anlayışı içerisinde ele almalarının yanı sıra, sürekli farklı maskeler takan, ikiyüzlü, kimliksiz, kişiliksiz sürüler olarak ortaya çıkmalarına da neden olmuştur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Önemli olan kitapların ne yazdığı değil, mevcut otoritenin ne dediğidir. Hukuk, gücü elinde bulunduranın kanaatidir. Tarih göstermiştir ki, bütün otoriteler kendi hukuklarını, kendi gerçekliklerini oluşturmuşlardır. Bu hukuk yapısı içerisinde Kur’an ve hadis, otoritenin hukukunu meşrulaştırma işlevi gören bir enstrümandan başka bir şey değildir. Otoritenin ağzından çıkan şey gerçek hukuktur. Gerekçesini bulmak, kılıfını hazırlamak bu iş için görevlendirilmiş, eli kalem tutan, ağzı laf yapan elamanların işidir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sonuçta çift taraflı bir dünyevileşme gerçekleşmektedir. Birisi her şeyi çıkara, hazza, paraya, güce endeksleyen anlayış, diğeri de münzevi hayata yönelen anlayıştır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mistik yapılanmaların ilk bakışta gayri dünyevi bir anlayışa sahip olduğu sanılır. Kıyametin ve son günün bir türlü gelmeyişi ve yapanın yaptığının yanına kar kalması, bu anlayışları bir bütün olarak bir hayat anlayışı olmaktan çıkarıp sadece bazı ritüelleri uygulayarak iç huzuru sağlamaya çalışan ve yalnızca kalbe yönelen bunu da sadece bazı virtlerle sınırlayan bir anlayışa indirgenmiştir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sonuçta mistik yapılanmalarda başka bir yoldan dolanarak dünyevileşmeyi gerçekleştirmiş oluyordu. Vahyin sıradanlaşmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan bu durum; iki tarafa da keskin bir bıçak gibi Kur&#8217;an’ın hedeflerini tümüyle geçersiz kılıyordu. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İnsanı özgürleştirmeyi hedefleyen, aklı, vahyin rehberliğinde, yönlendiriciliğinde temel seçici ve belirleyici olarak gören Kur&#8217;an vahyi, zamanla yerini kaderci/cebriyeci anlayışlara terk etmek zorunda kaldı. İnsan özgürleşemediği gibi, Kur&#8217;an’ın her bir buyruğu ile bir halkasını kırdığı köleliği en son kaldıranlar arasında kendini İslami olarak tanımlayan yönetimlerin de olması işin traji komik yanını oluşturuyordu. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Aynı şey kadınlara yönelik uygulamalar için de söz konusuydu. Örneğin kadınların şahitliği kabul edilmezken, evlendiğinde veya boşandığında fikri sorulmazken, mirastan herhangi bir hak alamazken, Kur&#8217;an bir ilk adım olarak tüm bu ve benzer alanlarda onlara yeni haklar tanırken ve bu hakların daha da genişletilerek geliştirilmesini ön görmüş iken Kur&#8217;an’ın verdiği haklar bile ellerinden alınarak özellikle şehir merkezlerinde dört duvar arasına mahkum edildiler. Pencerelerden bakmaları bile fitne olarak algılanır oldu. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Aynı şekilde toplumsal ilişkileri, ben merkezci ve totaliter bir anlayış içerisinde değil, istaşereye ve karşılıklı rızaya dayandıran, bunun içinde bir çok yeni hüküm getiren Kur&#8217;an’a ve bu hedefleri kendi hayatında bire bir uygulayan Resul’un örnekliğine rağmen toplumsal hayat hep buyurgan ve tepeden inmeci bir anlayış içerisinde yeniden dizayn edildi. Toplumsal hayatın bu yeni totaliter anlayışa göre akması sağlandı. Yöneticilerin kutsallığını reddeden ve Allah’tan başka bir kutsal kabul etmeyen bir anlayışa rağmen günümüze kadar (günümüz dahil) yöneticiler Allah’ın gölgesi olarak anılageldi. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İnfakı, yani paylaşmayı imanın en temel ilkesi olarak gören, bu nedenle malın/gücün belli tekellerde toplanmaması için her türlü prensibi ortaya koyan Kur&#8217;an gibi bir rehbere rağmen insanların en zenginleri ile en fakirleri hep bu topraklarda yaşayageldi. Yine bu yeryüzünün en zengin ve en verimli topraklarında insanlar hala açlıktan ölmeye devam etmektedirler. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Bilmediğin şeyin peşine düşme; göz, gönül, kulak bundan sorumludur.”(17/36)diyen bir Kur&#8217;an’ın varlığına rağmen yüzyıllardır insanlar düşünmeden, soru sormadan, üretmeden, karşı çıkmadan, her türlü buyurgana hep evet diyerek yaşayageldiler. Ve ne Kur&#8217;an ayetlerine,ne kendi bedenlerindeki ayetlere, ne de yeryüzündeki ve gökyüzündeki ayetlere bakmadan, onları dikkate almadan, belki de hiç akıl etmeden yaşayageldiler. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;an vahyi, Resul’u “çarşılarda gezen yiyip içen”herkes gibi olan, kutsal bir yanı bulunmayan bir insan olarak tanımlarken, Resul’e Kur&#8217;an dışında vahiy geldiğini iddia eden anlayış, onu bir melek konumuna çıkarıp kutsarken, aynı zamanda her şeyinin vahyin yönlendirmesi ve kontrolünde olması hasebiyle, onu iradesiz bir robot konumuna indirgediklerinin de farkında değillerdi. Bugün bile Resul’e ait olduğu iddia edilen(azıcık düşünülse böyle bir şeyin imkansızlığı hemen anlaşılıverecek iken) bir tek kılı görmek için insanların birbirini telef edercesine, birbirlerini ezmeye çalıştıklarına şahit olmak, bu kutsallığın hangi boyutlarda olduğunu gözler önüne sermektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;an, Resul’e itaati, getirdiği vahiy ile ilgili konularla (veya salt vahiy ile) sınırlarken, her sözü vahiy olan resul anlayışı bizzat Resul’un kendisinin vahiy olarak veya insan üstü bir varlık olarak algılanmasına neden oldu. Bu bağlamda onun her sözü, davranışı, iması, hatta susması bir vahiy olarak algılanıp mutlak itaati gerektirdi. Yalnız tüm bunlar Resul’un sağlığında değil ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra böyle anlaşılır oldu. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">O, çevresindeki insanların bir dostu, bir arkadaşı, bir sırdaşı, Fatma’nın babası, Hasan ve Hüseyin’ in dedesi, Hatice, Aişe, Hafsa, Zeynep ve diğerlerinin kocası idi. Savaşta komutan, sivil hayatta bir başöğretmen ve adil bir yöneticiydi. İnsanlar onunla konuşur, tartışır, zaman zaman kendi fikirlerinin doğru olduğunu açıkça yüzüne karşı söylerlerdi. O, bunların hiç birinden alınmaz, tüm bunlara rağmen onları ilgilendiren her konuda onlarla istişare ederdi. Ancak vahiy algılaması değiştikten sonra bu anlayışlar da buharlaştı; O, her sözü, her eylemi bir ayet olan, melek veya ilah bir resule dönüştü. Artık O. parmaklarından pınarlar fışkıran, bir işareti ile ayı ikiye ayıran, dağların arkasında olanı gördüğü gibi geleceği de görüp bilen, insan üstü bir varlıktı. Ancak kendi sağlığında böyle olduğuna, bunları yaptığına dair hiçbir arkadaşının şahitliği olmadığı gibi, savaşlarda yaralandığı, bazı kereler mağlup olduğu herkesin şahit olduğu bir durumdu. Hatta eşine atılan iftira karşısında konuyu aydınlatan bir ayet gelinceye kadar aylaca susmak zorunda kalmıştı. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Vahyin sıradanlaşması, hem Resulün, hem de dinin olması gerektiğinden çok farklı bir şekilde anlaşılmasına neden oldu. Her şey doğallığını yitirip, kutsallık perdesi altında, totaliter ve dünyacı bir anlayışa dönüştü. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Oysa Kur&#8217;an nazil olduğunda, bireyleri, putların, tağutların, liderlerin, tabuların tasallutundan kurtararak onları özgürleştirmişti. Onlara atalarının dinlerin yanlış olabileceğini ve yanlışta ısrarın insanı köleleştireceğini öğretmişti. Soru sormanın, araştırmanın, araştırma sonucunda bulduğunda ısrarın, vefalı olmanın, fedakar olmanın, paylaşmanın gerçekliğini kavratmıştı. Ancak sonra her şey çığırından çıktı. Paylaşmak değil, üstüste yığmak, vefa değil inkar, fedakarlık değil ezmek esas alındı. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Peki, ne olmuştu da bunlar olmuştu? Ne olmuştu da Kur&#8217;an’dan başka vahiy kabul etmeyen veya vahiy denince aklına sadece ilahi kelam gelen insanların çocukları, torunları Resul’un her sözünü vahiy olarak algılamaya başlamışlardı. Hatta adına “veli”,”şeyh” denilen insanların bile sıradan bir dost gibi Allah ile konuştuğuna inanılır olmuştu. Vahiy algılamasındaki bu sapmanın kaynağı neydi? Bu insanları, kimler, yaşadıkları hangi olaylar bu kadar çok değiştirmişti? Babaları, dedeleri her şeyi “ne”,”nasıl”,”niçin”,”kim”,”kimden”,”niye”,”nereden” gibi sorularla anlamaya çalışırken, oğullar ve torunlar bunları, bir suç ve günahmış gibi, niçin ağızlarına almaya korkar olmuşlar, hatta zihinlerinden bile geçirmez duruma gelmişlerdi.? Ne olmuştu da böyle olmuştu? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bugün bu soruların cevapları bulunabilirse, belki ip koptuğu yerden düğümlenebilir, yiğit düştüğü yerden kaldırılabilirdi. Belki filmi yeniden başa sarıp, şeridin koptuğu yerden sonrasını atlayarak, kopma öncesiyle günümüz arasında yeni bir köprü inşa edip, Kur&#8217;an’ın aydınlığını günümüze taşıma imkanımız olabilirdi. Belki o zaman, “ne olmuştu da böyle olmuştu” sorusuna cevap bulabilirdik. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;an indiği dönemde, hem teorisi hem de pratiği ile tartışmasız ve en belirleyici bir otoriteydi. Bu, otorite olma durumu, ilk neslin toplumsal varlığını sürdürdüğü müddetçe devam etti. Peygamberin vefatından sonra zaman zaman, dünya işleri yüzünden birbirine düşmüş olsalar da Kur’an’ın yegane otorite olması konusunda hep aynı noktadaydılar, hedefleri konusunda da büyük oranda benzer anlayışlara sahiptiler. Ancak yaşamın sınırlı olması onların etkinliğinin de sınırlı olmasına neden oldu. İlk nesil devlet yönetiminden ve söz sahibi olma konumundan uzaklaştıkça toplum üzerindeki ağırlığını da kaybetti. Hem sayısal anlamda azınlığa düşmeleri hem de siyasal anlamda etkisizleşmeleri ve yaşanan olaylar, toplumsal dengelerin değişmesini ve toplumun önceliklerinin farklılaşmasını doğurdu. Kuşaklar arasında belirgin bir algılama farkı ortaya çıktı. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İnfakı, yani paylaşmayı imanın en temel ilkesi olarak gören, bu nedenle malın/gücün belli tekellerde toplanmaması için her türlü prensibi ortaya koyan Kur&#8217;an gibi bir rehbere rağmen insanların en zenginleri ile en fakirleri hep bu topraklarda yaşayageldi. Yine bu yeryüzünün en zengin ve en verimli topraklarında insanlar hala açlıktan ölmeye devam etmektedirler. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Bilmediğin şeyin peşine düşme; göz, gönül, kulak bundan sorumludur.”(17/36)diyen bir Kur&#8217;an’ın varlığına rağmen yüzyıllardır insanlar düşünmeden, soru sormadan, üretmeden, karşı çıkmadan, her türlü buyurgana hep evet diyerek yaşayageldiler. Ve ne Kur&#8217;an ayetlerine,ne kendi bedenlerindeki ayetlere, ne de yeryüzündeki ve gökyüzündeki ayetlere bakmadan, onları dikkate almadan, belki de hiç akıl etmeden yaşayageldiler. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;an vahyi, Resul’u “çarşılarda gezen yiyip içen”herkes gibi olan, kutsal bir yanı bulunmayan bir insan olarak tanımlarken, Resul’e Kur&#8217;an dışında vahiy geldiğini iddia eden anlayış, onu bir melek konumuna çıkarıp kutsarken, aynı zamanda her şeyinin vahyin yönlendirmesi ve kontrolünde olması hasebiyle, onu iradesiz bir robot konumuna indirgediklerinin de farkında değillerdi. Bugün bile Resul’e ait olduğu iddia edilen(azıcık düşünülse böyle bir şeyin imkansızlığı hemen anlaşılıverecek iken) bir tek kılı görmek için insanların birbirini telef edercesine, birbirlerini ezmeye çalıştıklarına şahit olmak, bu kutsallığın hangi boyutlarda olduğunu gözler önüne sermektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Tedvin dönemi sonrasında oluşan yeni İslam anlayışı, Kur&#8217;an’ın açık beyanlarına rağmen, Allah’ın seçilmiş Resulü Hz Muhammed’e konuşmasının Kur&#8217;an vahyi ile sınırlı olmadığı ve Resulün kendi söz ve davranışlarının da bu konuşmanın bir eseri olduğu üzerine inşa edildiğinden bütün dini anlayış, sosyal siyasi ve ekonomik hayat Kur&#8217;an’dan çok Resule ait olduğu iddia edilen rivayetlerle şekillendi. Müslümanların davranışlarını ve ilişki biçimlerini Kur&#8217;an değil bu rivayet merkezli anlayışlar belirler oldu. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Çünkü, hem İslam coğrafyasının alabildiğine genişlemesi, bu nedenle farklı kültürde, farklı dildeki Müslümanların Arap nüfusunu geçmesi, dolayısıyla, bir Arapça probleminin ortaya çıkması, hem de teknik olarak isteyen her insanın Kur&#8217;an metnine ulaşmasının imkansız olması, Kur&#8217;an’ın belli kişiler/tekeller eliyle öğrenilmesini, okunmasını zorunlu kıldığından, bunların da genellikle namaz sureleri denilen küçük bir kaç sure ile sınırlı kalması nedeniyle, hem Arap hem de Arap olmayan nüfusun Kur&#8217;an ile iletişimi kesildi. Kur&#8217;an, öğrenilen, anlaşılan, yaşanılan bir metin olmaktan çıkarılıp sadece namazlarda belli sureleri anlamadan okunmak için ezberlenen bir namaz kitabına dönüştürüldü. Bununla da yetinilmedi, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, kültür ve dil farklılaşmasının etkisiyle, insanlar Kur&#8217;an’ı anlamak ve öğrenmek amacı ile okumak için Kur&#8217;an metnine değil, insanlara yönelmek durumunda kaldılar. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Ancak bundan daha önemli bir problem bu dönemdeki Kur&#8217;an’ın algılanma biçimiydi. Bilindiği gibi Kur&#8217;an, “Arapça bir kitaptır”, bu nedenle Arapça dil yapısı ve dil algılaması onun anlaşılması için hayati bir önem arzetmektedir. Çünkü Kur&#8217;an Arapça bir metin olduğu için Arapça dilinin algılama alanı çerçevesinde anlaşılmak durumundadır. Bu nedenle dilin algılanma biçimi ve eşyayı nasıl isimlendirdiği çok önemlidir. Çünkü insanlar, kendileri dışındaki dünyayı ana dilleri ile algılarlar. Dil algılamaları hem çevre algılamalarını hem de din algılamalarını şekillendirir. Aslında bunun tersi de doğrudur; insanoğlunun dil algılamasını içinde bulunduğu coğrafya, sosyal ve kültürel ortam belirler. Burada bir yumurta-tavuk, tavuk-yumurta ilişkisi sözkonusudur. Dil bir süreç içerisinde oluşur, bu oluşum durmadan oluşmaya devam eder. Ancak bu süreçteki hazır dil algılaması, o dili kullananların hayat ve eşya algılamalarını da yönlendirir. Toplumlar çevrelerinden etkilenerek o dile zaman içerisinde yeni bir renk verebilirlerse de, bu süreç bir insan ömrüyle kıyaslandığında çok yavaş işlediğinden birey hayatında bu değişikliğin fazla bir etkisi görülmez. Bu nedenle diller daima bireyleri şekillendirir. Hele kapalı toplumlarda bu değişim durağan denecek kadar yavaş işlediği için bireyin etkilenmesi çok daha belirgin olur. İnsan bu şekillenmenin ve oluşumun farkında olmadığı için, mevcut dil algılaması onun çevresini anlamlandırır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İşte Kur&#8217;an’ın nazil olduğu dönemdeki insanlar da şehirlisiyle, köylüsüyle ve çölde yaşayanıyla herkes kendi dil algılamasına göre eşyayı tanımladıklarından, gelen vahiyle de bu çerçevede bir muhataplık oluşturdular. Çölde yaşayan bedevi kendi dil algılaması, şehirde yaşayan tüccar ve çiftçi kendi algılaması çerçevesinde gelen vahiyle bir iletişim kurdular. Ancak, bir metnin aynı anda iki farklı algılamaya birden hitap etmesinin zorluğu/imkansızlığı nedeniyle Kur&#8217;an, şehir dil algılamasını esas alarak kendi metnini inşa etmiş, çevre insanların bu şehirli dil ile iletişime geçerek Kur&#8217;an’ın mesajlarını içselleştirmelerini öngörmüştür. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu durum, şu ayetlerde açık bir şekilde ifade edilmektedir: </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Bu Kitap (Kur&#8217;ân), kendinden önceki kitapları tasdik eden, şehirler anası (Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahiret gününe iman edenler bu Kitab&#8217;a da iman ederler ve onlar namazlarına da devamlıdırlar” (6/92). “Böylece biz sana Arapça bir Kur&#8217;ân indirdik ki, şehirlerin anası (olan Mekke) halkını ve etrafındakileri uyarasın ve hakkında hiç şüphe olmayan kıyamet gününün dehşetinden onları korkutasın. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir” (42/7). </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;an’ın indiği dönemde, bölge halkının birlikte inşa ettikleri, üzerinde konsensüs sağladıkları ortak bir dil yapısı ve kuralları bulunmadığı için herkes kendi bulunduğu ortamın dil algılamasına uygun olarak gelen vahiyle irtibata geçmişti. Bunun bir yansıması olarak her kabile/topluluk Kur&#8217;an’ı kendi dil kuralları çerçevesinde okuyordu. İlk dönemde farklı okuma/teleffuz biçimlerine izin verilmesi bu ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Ancak sorun sadece okuma ve telffuz farklılığından ibaret değildi. Bir de eşyayı algılama sorunu vardı. Çölde yaşayan insanlar içinde bulundukları şartların bir zorunluluğu olarak zahiri bir dil algılamasına sahiptiler. Eşyayı bu gözle okuyup tanımlıyorlardı. Aynı sorun Kur&#8217;an’a ve İslam’a yaklaşımlarında da ortaya çıktı. Bu bağlamda bedevi kökenli insanlar sahip oldukları zahiri dil algılamaları dolayısıyla şehir merkezli bir dil algılamasını esas alan Kur&#8217;an’ın sembolik, soyut ve mecaz ifadeleri kendi dil algılamalarına göre yorumladıklarından bir çok sorunla karşılaşılmıştı. Bu dönemde ortak bir dil algılamasının olmaması sonraki dönemlerde sorunu kronik hale getirmişti. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bilindiği gibi, dil ile ilgili ortak kurallar Kur&#8217;an’ın nazil olmaya başlamasından yaklaşık yüz yıl kadar sonra, üstelik çöl algılaması esas alınarak inşa edilmişti İnsanlar bir ölçüde Kur&#8217;an’ı zahiri Arap algılamasına göre okumak durumunda bırakılmışlar, bunun sonucu olarak toplumun Kur&#8217;an algılaması da köklü bir değişikliğe uğramıştı. Bu algılama biçimi, bugün için de Kur&#8217;an’ı anlamada temel bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Mevcut dil algılaması ile Kur&#8217;an gereği anlaşılmamakta, başka bir deyişle mevcut Arapça Kur&#8217;an dilini ve anlam sahasını yeteri kadar kapsayamamaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu soruna ek olarak, rivayet merkezli olarak inşa edilen anlayış, Arapça bilseler bile, insanların doğrudan Kur&#8217;an metnini alıp, anlamak için okumalarına imkan vermiyordu. Bu, hem Kur&#8217;an’ın ancak Tecvit kurallarına göre okunabileceği, dayatmasının bir sonucu olarak, müziksel/ritimsel bir okuma içerisinde anlam zaten kendiliğinden buharlaşıp devre dışı kalacağından, sadece müziksel ahenk söz konusu olmakta; hem de mevcut rivayet merkezli anlayışın bir yansıması olarak ortaya çıkmış bulunan, ‘muhkem-muteşabih’, ‘nasih-mensuh’ gibi tefsir ilimleri’nin bilinmesinin zorunlu hale getirilmesinin bir sonucu olarak, Kur&#8217;an’ın toplumun gündeminden çıkması/çıkarılması nedeniyle bu böyleydi. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sonuçta ortaya çıkan İslam, Kur&#8217;an’a rağmen inşa edilen bir İslam idi. Bu İslam anlayışının iskeletini de Resule isnat edilen rivayetler oluşturuyordu. Bundan da önemlisi, Resule ait olduğu ifade edilen sözlerin, Kur&#8217;an gibibir vahiy olduğunun, bir iddia olmasının ötesinde imani bir gereklilik olarak kabul görmüş olmasıydı. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">ARKA KAPAK YAZISI </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İnsanı özgürleştirmeyi hedefleyen, aklı, vahyin rehberliğinde, yönlendiriciliğinde temel seçici ve belirleyici olarak gören Kur&#8217;an vahyi, zamanla yerini kaderci/cebriyeci anlayışlara terk etmek zorunda kaldı. İnsan özgürleşemediği gibi, Kur&#8217;an’ın her bir buyruğu ile bir halkasını kırdığı köleliği en son kaldıranlar arasında kendini İslami olarak tanımlayan yönetimlerin de olması işin traji komik yanını oluşturdu. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Aynı şey kadınlara yönelik uygulamalar için de söz konusuydu. Örneğin kadınların şahitliği kabul edilmezken, evlendiğinde veya boşandığında fikri sorulmazken, mirastan herhangi bir hak alamazken, Kur&#8217;an bir ilk adım olarak tüm bu ve benzer alanlarda onlara yeni haklar tanırken ve bu hakların daha da genişletilerek geliştirilmesini ön görmüş iken Kur&#8217;an’ın verdiği haklar bile ellerinden alınarak özellikle şehir merkezlerinde dört duvar arasına mahkum edildiler. Pencerelerden bakmaları bile fitne olarak algılanır oldu. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Toplumsal ilişkileri, ben merkezci ve totaliter bir anlayış içerisinde değil, istaşereye ve karşılıklı rızaya dayandıran, bunun içinde bir çok yeni hüküm getiren Kur&#8217;an’a ve bu hedefleri kendi hayatında bire bir uygulayan Resul’un örnekliğine rağmen toplumsal hayat hep buyurgan ve tepeden inmeci bir anlayış içerisinde yeniden dizayn edildi. Toplumsal hayatın bu yeni totaliter anlayışa göre akması sağlandı. Yöneticilerin kutsallığını reddeden ve Allah’tan başka bir kutsal kabul etmeyen bir anlayışa rağmen günümüze kadar (günümüz dahil) yöneticiler Allah’ın gölgesi olarak anılageldi </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Ne olmuştu da Kur&#8217;an’dan başka vahiy kabul etmeyen veya vahiy denince aklına sadece ilahi kelam gelen insanların çocukları, torunları Resul’un her sözünü vahiy olarak algılamaya başlamışlardı. Hatta adına “veli”,”şeyh” denilen insanların bile sıradan bir dost gibi Allah ile konuştuğuna inanılır olmuştu. Vahiy algılamasındaki bu sapmanın kaynağı neydi? Bu insanları, kimler, yaşadıkları hangi olaylar bu kadar çok değiştirmişti? Babaları, dedeleri her şeyi “ne”,”nasıl”,”niçin”,”kim”,”kimden”,”niye”,”nereden” gibi sorularla anlamaya çalışırken, oğullar ve torunlar bunları, bir suç ve günahmış gibi, niçin ağızlarına almaya korkar olmuşlar, hatta zihinlerinden bile geçirmez duruma gelmişlerdi.? Ne olmuştu da böyle olmuştu? İşte bu kitap bu soruların cevabını aramaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Anka yayınları/Medrese Yayınları/İstanbul </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">www. ankakitabevi.com </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">tel: 0 212 514 53 54 </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Yazar iletişim: mysoyalan@fikriyat.net </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><a href="mailto:myoyalan@gmail.com">myoyalan@gmail.com</a></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><a href="http://www.fikriyat.net/modules.php?name=News&amp;file=article&amp;sid=24" target="_blank">Fikriyat</a></span></p>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/salihler.wordpress.com/155/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/salihler.wordpress.com/155/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/salihler.wordpress.com/155/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/salihler.wordpress.com/155/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/salihler.wordpress.com/155/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/salihler.wordpress.com/155/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/salihler.wordpress.com/155/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/salihler.wordpress.com/155/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/salihler.wordpress.com/155/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/salihler.wordpress.com/155/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/salihler.wordpress.com/155/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/salihler.wordpress.com/155/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=155&subd=salihler&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/vahiy-savunmasi-kuran-disi-vahyin-imkansizligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Admin</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://www.aliaksoy.net/wp-content/vahiy-savunmasi.jpg" medium="image" />
	</item>
		<item>
		<title>Tazmanya kaplanının soyu canlandırılıyor</title>
		<link>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/tazmanya-kaplaninin-soyu-canlandiriliyor/</link>
		<comments>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/tazmanya-kaplaninin-soyu-canlandiriliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 May 2008 15:24:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eylemli Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Düşünüp Güzel Davrananlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Kurtaranlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık ve Esenlik]]></category>
		<category><![CDATA[İnfak Edenler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://salihler.wordpress.com/?p=154</guid>
		<description><![CDATA[Avustralyalı ve ABD’li bilim adamları ilk kez soyu tükenmiş bir tür olan Tazmanya kaplanının (thylacine) DNA’sını, yaşayan bir organizma olan fare embriyosunda kullandı.
Melbourne Üniversitesi ve Texas Üniversitesinden bilim adamları, Tazmanya kaplanının DNA’sının canlı bir organizmada harekete geçmesi için yapılan çalışmada, bir müzede etanol içinde saklanan 100 yaşındaki Tazmanya kaplanından alınan Col2A1 geninin bir kıkırdağın içinde [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=154&subd=salihler&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/tazmanya-kaplani-1.jpg" align="left" height="226" hspace="6" width="352" />Avustralyalı ve ABD’li bilim adamları ilk kez soyu tükenmiş bir tür olan Tazmanya kaplanının (thylacine) DNA’sını, yaşayan bir organizma olan fare embriyosunda kullandı.</p>
<p>Melbourne Üniversitesi ve Texas Üniversitesinden bilim adamları, Tazmanya kaplanının DNA’sının canlı bir organizmada harekete geçmesi için yapılan çalışmada, bir müzede etanol içinde saklanan 100 yaşındaki Tazmanya kaplanından alınan Col2A1 geninin bir kıkırdağın içinde üretilen fare embriyosuna enjekte edildiğini belirtti.</p>
<p>Uluslararası bilim dergisi PLoS ONE’da yayımlanan araştırmaya katılan Melbourne Üniversitesinden Andrew Pask, Col2A1 geninin büyüyen kıkırdakta ve faredeki kemik gelişiminde benzer bir işlev gördüğünü belirterek, genin kıkırdak dokusunda ürediği, bunun, DNA parçasının Tazmanya kaplanının iskeletinin oluşmasında gerçekten önemli olduğunu gösterdiğini söyledi.<span id="more-154"></span></p>
<p>Pask, nesli tükenen bir türden alınan DNA’nın kullanımının, yeni biyo-ilaçların<img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/tazmanya-kaplani-2.jpg" align="right" height="267" hspace="6" width="183" /> geliştirilmesi ümidini artırdığını, bazı genlerin kıkırdak yenilenmesine yardımcı olabileceğini ifade ederek, soy tükenme oranlarının alarm seviyesinde olduğu bir zamanda yaptıkları bu keşfin önemli olduğunu kaydetti.</p>
<p>Tazmanya kaplanının sonuncusu, 1936 yılında Hobart hayvanat bahçesinde ölmüştü. <a href="http://www.ntvmsnbc.com/news/446979.asp" target="_blank">NTV</a></p>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/salihler.wordpress.com/154/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/salihler.wordpress.com/154/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/salihler.wordpress.com/154/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/salihler.wordpress.com/154/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/salihler.wordpress.com/154/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/salihler.wordpress.com/154/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/salihler.wordpress.com/154/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/salihler.wordpress.com/154/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/salihler.wordpress.com/154/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/salihler.wordpress.com/154/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/salihler.wordpress.com/154/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/salihler.wordpress.com/154/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=154&subd=salihler&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/tazmanya-kaplaninin-soyu-canlandiriliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Admin</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://www.aliaksoy.net/wp-content/tazmanya-kaplani-1.jpg" medium="image" />

		<media:content url="http://www.aliaksoy.net/wp-content/tazmanya-kaplani-2.jpg" medium="image" />
	</item>
		<item>
		<title>Dünyanın en güçlü lazeri Güneş gibi</title>
		<link>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/dunyanin-en-guclu-lazeri-gunes-gibi/</link>
		<comments>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/dunyanin-en-guclu-lazeri-gunes-gibi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 May 2008 15:23:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eylemli Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Düşünüp Güzel Davrananlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hayatı Kolaylaştıranlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık ve Esenlik]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://salihler.wordpress.com/?p=153</guid>
		<description><![CDATA[Bilim insanlarının geleceğin enerji kaynağı olarak gördükleri lazer füzyonunun laboratuvar denemelerinde, lazer ışının üzerine düştüğü materyalin sıcaklığını 10 milyon santigrat dereceye ulaştırdı. Bu, Güneş’in sıcaklığının yaklaşık 10 katına eşdeğer.
İngiltere’nin Oxfordshire kentindeki Rutherford Appleton Laboratuvarı’nda geliştirilen dünyanın en güçlü lazerinin deneylerinde, Dünya’da üretilen tüm elektrik enerjisinin 100 katına eşdeğer güçteki lazer ışını, üzerine düştüğü materyali Güneş’ten [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=153&subd=salihler&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/lazer-isini.jpg" align="left" height="300" hspace="6" width="300" />Bilim insanlarının geleceğin enerji kaynağı olarak gördükleri lazer füzyonunun laboratuvar denemelerinde, lazer ışının üzerine düştüğü materyalin sıcaklığını 10 milyon santigrat dereceye ulaştırdı. Bu, Güneş’in sıcaklığının yaklaşık 10 katına eşdeğer.</p>
<p>İngiltere’nin Oxfordshire kentindeki Rutherford Appleton Laboratuvarı’nda geliştirilen dünyanın en güçlü lazerinin deneylerinde, Dünya’da üretilen tüm elektrik enerjisinin 100 katına eşdeğer güçteki lazer ışını, üzerine düştüğü materyali Güneş’ten daha sıcak hale getirdi.</p>
<p>Araştırmalarını New Journal of Physics dergisinde yayınlayan bilim insanları, bir saniyede parçalanma için gerekli koşulları yaratabildiklerini belirterek, deneylerin gelecekte nükleer füzyon reaktörü yapmayı sağlayacak konseptin ipuçlarını verdiğini kaydettiler.</p>
<p>İngiliz araştırmacılar, deniz suyunda bulunan hidrojenin iki ağır biçimi “deuterium ve tritiyum”u yakıt olarak kullandıkları nükleer füzyonu Dünya’nın giderek artan enerji ihtiyacına çare olarak görüyorlar. <a href="http://www.ntvmsnbc.com/news/446968.asp" target="_blank">NTV</a></p>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/salihler.wordpress.com/153/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/salihler.wordpress.com/153/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/salihler.wordpress.com/153/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/salihler.wordpress.com/153/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/salihler.wordpress.com/153/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/salihler.wordpress.com/153/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/salihler.wordpress.com/153/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/salihler.wordpress.com/153/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/salihler.wordpress.com/153/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/salihler.wordpress.com/153/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/salihler.wordpress.com/153/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/salihler.wordpress.com/153/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=153&subd=salihler&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/dunyanin-en-guclu-lazeri-gunes-gibi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Admin</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://www.aliaksoy.net/wp-content/lazer-isini.jpg" medium="image" />
	</item>
		<item>
		<title>Kene &#8211; Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı &#8211; Kene Isırığı</title>
		<link>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/kene-kirim-kongo-kanamali-atesi-hastaligi-kene-isirigi/</link>
		<comments>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/kene-kirim-kongo-kanamali-atesi-hastaligi-kene-isirigi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 May 2008 15:22:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat Kurtaranlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık ve Esenlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://salihler.wordpress.com/?p=152</guid>
		<description><![CDATA[Son yıllarda daha sıkça duyulmaya başlayan, bahar-yaz dönemlerinde artış gösteren ve ağırlıklı olarak keneler aracılığıyla bulaşan virütik bir hastalıktır. İlk olarak 1944 yılında Kırım‘da, sonra 1956 yılında Kongo‘da tanımlanmış ve sonra aynı hastalık olduğu anlaşılmıştır.

Keneler, kan emerek beslendikleri için hemen tüm yabani ve evcil hayvanların (inek, koyun, köpek, kemiriciler, yerde beslenen kuşlar vb.) üzerinde bulunabilir [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=152&subd=salihler&ref=&feed=1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><br /><p>Son yıllarda daha sıkça duyulmaya başlayan, bahar-yaz dönemlerinde artış gösteren ve ağırlıklı olarak keneler aracılığıyla bulaşan virütik bir hastalıktır. İlk olarak 1944 yılında <span class="st_tag internal_tag">Kırım</span>‘da, sonra 1956 yılında <span class="st_tag internal_tag">Kongo</span>‘da tanımlanmış ve sonra aynı hastalık olduğu anlaşılmıştır.</p>
<p><img src="http://www.saglikbilgisi.gen.tr/images/kene02.gif" alt="kene,sağlık" align="left" /></p>
<p><strong>Keneler,</strong> <span class="st_tag internal_tag">kan</span> emerek beslendikleri için hemen tüm yabani ve evcil hayvanların (inek, koyun, köpek, kemiriciler, yerde beslenen kuşlar vb.) üzerinde bulunabilir ve bu hayvanlardan insana geçebilirler. Ayrıca, çalılık ve yeşil, yüksek otlu alanlarda bulunan keneler, beslenmek için doğrudan insanlara da geçip ısırabilirler. Bu nedenle daha çok kırsal bölgelerde ve hayvancılıkla uğraşan kişilerde görülmekle birlikte kentsel alanlardaki uygun ortamlarda da bulunabilirler.</p>
<p><strong><span class="st_tag internal_tag">Virüs</span> ile bulaşmış keneler</strong>, <span class="st_tag internal_tag">kan</span> emişini tamamladıktan sonra ayrılırken bir sıvı salgılarlar. <span class="st_tag internal_tag">Virüs</span> genellikle bu sıvı ile bulaşır. <span class="st_tag internal_tag">Kan</span> emdikleri ve <span class="st_tag internal_tag">virüs</span>ü bulaştırdıkları tüm canlılar <span class="st_tag internal_tag">hasta</span> olabilir fakat hastalık genellikle hayvanlarda hafif ve bulgusuz seyreder. Bu nedenle daha az görülmekle birlikte <span class="st_tag internal_tag">hasta</span> hayvanların salgıları ve kanları aracılığıyla da hastalık bulaşabilir.<span id="more-152"></span></p>
<p><strong>Kenelerin <span class="st_tag internal_tag">kan</span> emişi genellikle uzun bir süreçtir</strong>. Sinekler gibi hemen sokup kısa sürede <span class="st_tag internal_tag">kan</span> emişini bırakmazlar. <span class="st_tag internal_tag">Kan</span> emmeye başlayan <span class="st_tag internal_tag">kene</span>, ağız kısmındaki hortumunu cilt içine sokar ve doyuncaya kadar çıkartmaz. Bu hortum, geri çıkışı engellemek için çıkıntılar içerdiğinden kolay çıkmaz. Bu nedenle keneyi çıkartmak için zorlamamak gerekir. Çok zorlandığında <span class="st_tag internal_tag">sıvı</span>yı erken salgılayıp <span class="st_tag internal_tag">virüs</span>ü bulaştırabilir veya boru kısmı koparak cilt içinde kalabilir. Ayrıca, zorlama kenenin patlayarak enfekte sıvı ve <span class="st_tag internal_tag">kan</span>ının cildimizdeki çiziklerden ya da gözümüze sıçrayarak bulaşmasına yol açabilir. Bu nedenle vücuda yapışık <span class="st_tag internal_tag">kene</span> görüldüğünde bir cımbızla ağız kısmından tutularak yavaşça sağa-sola oynatılıp bir vida gibi çıkartılmaya çalışmalı ya da bir sağlık kurumuna başvurularak çıkartılması sağlanmalıdır.</p>
<p><img src="http://www.saglikbilgisi.gen.tr/images/kene01.gif" alt="kene,sağlık" align="left" /></p>
<p><strong>Hastalık oluşması ve bulguları:</strong><br />
Hastalık genellikle <span class="st_tag internal_tag">kene</span> ısırığı ile <span class="st_tag internal_tag">virüs</span>ün bulaşmasından 1-3 gün sonra ortaya çıkar. Bu süre en fazla 9 güne kadar uzayabilir. <span class="st_tag internal_tag">Hasta</span> hayvanın <span class="st_tag internal_tag">kan</span> ve vücut <span class="st_tag internal_tag">sıvı</span>ları bulaşmış ise bu durumda hastalığın ortaya çıkışı 13 güne kadar uzayabilmektedir.</p>
<p><strong>Ateş, kırıklık, baş ağrısı, <span class="st_tag internal_tag">halsizlik</span>, aşırı duyarlılık, <span class="st_tag internal_tag">kol</span>, <span class="st_tag internal_tag">bacak</span> ve sırtta şiddetli ağrı ve belirgin iştahsızlık bulguları ile başlar</strong>. Bazen <span class="st_tag internal_tag">kusma</span>, karın ağrısı ve ishal olabilir.<br />
İlk günlerde yüz ve göğüste küçük cilt altı kanamaları, gözlerde kızarıklık, gövde, <span class="st_tag internal_tag">kol</span> ve bacaklarda bir yere çarpmış gibi cilt altı kanamalar oluşabilir.<br />
Burun kanaması, kanlı <span class="st_tag internal_tag">kusma</span>, kanlı <span class="st_tag internal_tag">dışkı</span>lama, kanlı <span class="st_tag internal_tag">idrar</span> görülebilir. Vajinal kanamaya da rastlanabilir.<br />
Ağır olgularda <span class="st_tag internal_tag">hepatit</span>, <span class="st_tag internal_tag">karaciğer</span>, <span class="st_tag internal_tag">böbrek</span>, <span class="st_tag internal_tag">akciğer</span> yetmezlikleri oluşabilir.</p>
<p><strong>Tedavi:</strong> Diğer çoğu <span class="st_tag internal_tag">virüs</span> hastalıklarında olduğu gibi bu hastalığın da doğrudan bir tedavisi ve etkili bir ilacı olmayıp daha çok destek tedavisi ve bulguları gidermeye yönelik tedaviler ve bazı antivirütik ilaçlar uygulanmaktadır.<br />
Erken dönemde başlanılan destek tedavi daha başarılı sonuç vermektedir. Geç başlanılan tedavi ve ağır seyredebilen hastalık öldürücü olabilmektedir.<br />
Hastalığa karşı aşı çalışması yürütülmekle birlikte henüz koruyucu bir aşı geliştirilememiştir.</p>
<p><strong>Korunma:</strong><br />
Hastalık, kenelerin sokması sonrası salgıladıkları <span class="st_tag internal_tag">sıvı</span>yla, kenelerin çıkartılırken ezilmesi sonucu çı<span class="st_tag internal_tag">kan</span> sıvı ve <span class="st_tag internal_tag">kan</span>ıyla veya <span class="st_tag internal_tag">kene</span> sokması sonucu <span class="st_tag internal_tag">virüs</span>ü alıp <span class="st_tag internal_tag">hasta</span> olmuş hayvanların <span class="st_tag internal_tag">kan</span> ve salgıları ile bulaşabilmektedir. Bu nedenle:<br />
Mera ve meskenlerde yerleşik keneler <span class="st_tag internal_tag">kan</span> emerek beslenirler. Hayvanları kenelerden uzak tutarak kenelerin yayılmaları engellenmelidir.</p>
<p>Yeşil ve piknik alanlarına gidildiğinde (su kenarları, otlaklar, çalılık ve yüksek otlu alanlar) uzun giysiler giymeli, bacakları açıkta bırakmamalı, paçalar çorap içine konulup kenenin vücuda ulaşması zorlaştırılmalıdır. Dönüşte tüm vücut kontrol edilip yapışık <span class="st_tag internal_tag">kene</span> olup olmadığına bakılmalıdır.</p>
<p>Yeşil alanlara giderken böcek kaçırıcı sıvı ve <span class="st_tag internal_tag">jeller</span> cilde sürülebilir veya giysilere emdirilebilir. Bu maddelerin az da olsa sağlık<br />
sakıncaları olduğu dikkate alınmalıdır. Hayvan besliyorsanız hayvanlarınızı dolaştırırken onlara da bu <span class="st_tag internal_tag">sıvı</span>lardan sürebilirsiniz.<br />
Vücuda yapışık <span class="st_tag internal_tag">kene</span> tespit edildiğinde keneyi çıkartmak için fazla zorlamamalı, halk arasında yaygın olduğu şekliyle sigara veya kibritle yakma, kenenin üzerine kolonya, alkol veya diğer kimyasal maddeler uygulanmamalıdır. Bu maddeler kenenin daha erken aşamada kusmasına ve enfekte <span class="st_tag internal_tag">sıvı</span>yı vücudumuza salgılamasına neden olabilir.</p>
<p>Vücuda yapışık <span class="st_tag internal_tag">kene</span> tespit edildiğinde eldiven takarak ve bir cımbız ile <span class="st_tag internal_tag">kene</span> vücuda yapışık ağız kısmından tutularak yavaşça sağa-sola sallanarak bir vida gibi çıkartılmalı veya bir sağlık kurumuna başvurularak çıkartılması sağlanmalıdır.<br />
<span class="st_tag internal_tag">Hasta</span> kişiler ile temasta vücut <span class="st_tag internal_tag">sıvı</span>ları aracılığıyla bulaşma olabileceği unutulmamalıdır.</p>
<p>Artık piknik yapmak da riskli hale geldi.<br />
Kenelerle karşılaşmamanız dileğiyle,</p>
<p><strong><span class="st_tag internal_tag">Dr. Murat FIRAT</span><br />
Halk Sağlığı Uzmanı</strong><br />
Kaynak: <a href="http://www.saglikbilgisi.gen.tr/kirim-kongo-kanamalari-atesi-hastaligi-kene-isirigi.html" title="Kene - Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı - Kene Isırığı" target="_blank"><strong>Kene &#8211; Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı &#8211; Kene Isırığı</strong></a></p>
<img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/categories/salihler.wordpress.com/152/" /> <img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/tags/salihler.wordpress.com/152/" /> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/salihler.wordpress.com/152/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/salihler.wordpress.com/152/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/salihler.wordpress.com/152/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/salihler.wordpress.com/152/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/salihler.wordpress.com/152/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/salihler.wordpress.com/152/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/salihler.wordpress.com/152/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/salihler.wordpress.com/152/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/salihler.wordpress.com/152/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/salihler.wordpress.com/152/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=salihler.wordpress.com&blog=3699432&post=152&subd=salihler&ref=&feed=1" /></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://salihler.wordpress.com/2008/05/23/kene-kirim-kongo-kanamali-atesi-hastaligi-kene-isirigi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	
		<media:content url="" medium="image">
			<media:title type="html">Admin</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://www.saglikbilgisi.gen.tr/images/kene02.gif" medium="image">
			<media:title type="html">kene,sağlık</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://www.saglikbilgisi.gen.tr/images/kene01.gif" medium="image">
			<media:title type="html">kene,sağlık</media:title>
		</media:content>
	</item>
	</channel>
</rss>